PSİKOLOJİDE BENLİK KURAMLARI – SİGMUND FREUD VE PSİKOANALİTİK KURAM

PSİKOLOJİDE BENLİK KURAMLARI
SİGMUND FREUD VE PSİKOANALİTİK KURAM
Felsefe Ekibi
Topografik Kuram
Bazı davranışlarımızı kolaylıkla açıklayabilirken bazılarını zorlukla hata bazen hiç açıklayamayız. Freud insan davranışının nedenlerinin bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı olmak üzere üç ayrı bölümden oluştuğunu ileri sürer. Bu yaklaşıma “Topografik Kuram” denir.
Bilinç: Algı ve bilgilerin açık seçik izlendiği duygu, düşünce, tutum, heyecan ve davranışa ilişkin haberdarlığın bulunduğu süreçtir. Bu görüşe göre bilinç o anda yaşananları kapsar. Tüm dikkatini dersine vermiş öğrenci o anda ödevinin bilincindedir. Dersini bitirdiği an karnı açsa açlığı, uykusu gelmişse uykusuzluğu bilinçlenir. Düşünceler insanın aklından arka arkaya bir sel gibi akıp giderler. Bir anda ancak bir düşünce veya algı bilinçlidir. Oysa bilinçaltı derin bir depo gibidir.
Bilinçaltı: Gerçekliğe ilişkin sorunları çözmeye çalışmak gibi gelişmiş düşünce biçimlerinin yanı sıra düş kurma gibi ilkel süreçleri de içerir. Bilince yakın olan, hemen bilinçli olacak bilgiler, anılar ve düşüncelerden oluşur. Sürekli olarak bilinçle bağlantılıdır. Örneğin siz şu anda çevrenizde olan her şeyin bilincinde değilsiniz. Ne var ki bunların sözü edilir edilmez bu uyarıların bir resmi, daha doğrusu anısı bilincinizde canlanacaktır. Bilinçaltı, bilinçlenme olanağı olan anıların deposudur. Bilinçdışı zorlansa bile bilinçlenmesi yasaklanmış yaşantıların tümünü kapsar.
Bilinçdışı: Bilinçdışı, bilinçli algılamanın dışında kalan tüm zihinsel olayları, dolayısıyla bilinçaltını içerir. Bunlar istendiği anda bilinç alanına çıkarılamaz. Konuşma, tutum ve davranıştaki çeşitli anlatım yolları ve simgelerle günlük davranışa yansırlar.
Ruhsal dünyanın en üst bölümü olan içten ve dıştan gelen uyarıları alan ve insanı fazla uyarıdan koruyan bilinç, bunun altında ise, bilinçaltı ve bilinçdışı yatar. Freud, insanın ruhsal dünyasını tanıdıkça, bilinçdışına yüklediği birçok özelliğin id’e ait olduğunu gördü ve bu üç bölüm arasındaki yapı ayrılıklarından söz etmemeye başladı. Bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışını enerji dağılımıyla tanımladı. (18–19)
Yapısal Kuram
Freud’un düşüncelerindeki sürekli değişme ve gelişmeler giderek topografik kuramla birlikte yapısal kurama geçilmesine yol açmıştır. Bu kurama göre insanın kişiliği biyolojik bir temele dayanmaktadır. Kişiliği oluşturan üç yapı yani id, ego, süperego sürekli etkileşim halindedir.
İd: Kalıtımsal olarak gelen içgüdüleri içeren ve doğuştan varolan psikolojik gizil güçlerin tümüdür. Ruhsal enerji kaynağı olan id, diğer iki sistemin çalışması için gerekli olan gücü de sağlar. Enerjisini bedensel süreçlerden alır. Freud id’e “gerçek ruhsal varlık” demiştir. İd fazla enerji birikimine katlanamaz. Böyle bir durum organizmada gerilim yaratır. Bu gerilimi giderebilmek için id biriken enerjiyi boşaltma eğilimi gösterir. Buna id’in haz ilkesi denir.
Ego: İd’i denetleyen ve bilinçdışı kılan yapıya Freud ego demiştir. Doğuşta varolan ve zamanla gelişen ego insanın biyolojik yapısına ters olan veya gerçeklere uygun düşmeyen eylemleri bilinçaltına bastırır. Ego, kişiliğin gerçekçi yürütme organıdır. Gücünü id’den alır. Egonun görevi kendi içinde ve dışında uyum sağlamaktır. Sevdiği için kendi canını düşünmeden harcayan, bir inanç uğruna şehit olan egodur. Ego aynı zamanda id, süperego ve dış dünyada çatışma halinde olan istekler arasında bir uzlaşma sağlamakla da yükümlüdür.
Süperego: Kişiliğin üçüncü ve en son gelişen sistemi olan süperego toplum yasalarını kapsar: Doğuşta varolmayan ve ancak gelişmeyle beliren süperego içimizdeki yargıçtır. Süperegonun başlıca işlevleri:
1) İd’den gelen içgüdüsel dürtüleri bastırmak ve yönlendirmektir. Bunlar özellikle açıklanmasını toplumun hoş karşılamadığı nitelikte cinsel ve saldırgan dürtülerdir.
2) Egoyu gerçekçi amaçlar yerine törel amaçlara yönelmeye ikna etmek.
3) Kusursuz olmaya çabalamaktır.
Aslında id, ego, süperego farklı ilkelerle çalışan psikolojik süreçlere verilmiş adlardan başka bir şey değildir. Egonun yönetici önderliği altında bir ekip olarak, birlikte hareket ederler.
Böylece kişilik, bir bütün olarak işler. İd kişiliğin biyolojik bölümünü, ego psikolojik ve süperego toplumsal bölümlerini oluşturur. İd’de egemenliğini sürdüren haz ilkesine karşılık ego, gerçek ilkesini benimsemiştir. Psikanalitik kuramın en karmaşık ama temel kavramları olan haz ilkesi ve gerçek ilkesini dinamik kuram kapsar.
Dinamik Kuram
Freud ilkel bir ruhsal mekanizmadan bahseder ve şöyle der: İnsanın özünde acıdan kaçış, zevkli olanı, haz vereni arayış vardır. En ufak bir huzursuzluk ufak da olsa insan için bir acı kaynağıdır. Bu acıyı çekmek, ona dayanmak insanın doğasına aykırıdır. Onun için acıya bir an önce son vermek, huzur bulmak ister. Haz ilkesi ruhsal mekanizmanın enerji dağılımındaki dengeyi sağlamak ve bozulan dengeyi yeniden kurmak, acı ilkesi ise herhangi bir uyarıyla bozulan dengenin doğurduğu acıdan kaçmaktır. Gerçekten de belli bir anda insan kızabilir ve öfke, onun huzurunu, iç dengesini bozar. Kızmazsa, öfkesini boşaltmazsa içinde duyduğu gerginlik bitecek, o eski huzurlu haline kavuşacak, tekrardan zevkli dengesini kazanacaktır.
İşte bu ilkel mekanizmada bulunan, anında doyumu sağlayan sürece Freud “temel süreç” der… Gelecekte haz alabilmek veya acıdan kaçmak için insanın o andaki hazdan cayabilmesi ise gerçeklilik ilkesidir… Freud’a göre ruhsal enerjinin kaynağı cinsel ve saldırganlık içgüdüleridir.
İçgüdüsel Kuram
Libido ve gelişimini ele alan kurama İçgüdüsel Kuram denir. Bir canlı türünün öğrenme gerekmeden örgütlü, uyuma yararlı, sürekli olarak bir amaca yönelik davranmasını sağlayan içsel güce denir. (21–23)
CARL GUSTAV JUNG VE ANALİTİK PSİKOLOJİ
Kişilik Yapısı
Jung’a göre kişilik birbiriyle etkileşimde bulunan çok sayıda sistemden oluşur. Bu sistemlerden her birinin tek başına önemli bir fonksiyonunun olmasının yanı sıra, birlikte birbirleriyle etkileşim halinde iken söz konusu olan bir kişilik yapısı vardır. Başka bir deyişle, kişilik bu sistemlerden ve bunların etkileşimlerinden oluşur. Bu sistemler ego, kişisel bilinçaltı ve onun kompleksleri ve kolektif bilinçaltı ve arketipler, persona, anima ve animus ve gölgedir. Birbirine bağlı olan bu sistemlerin üzerinde introversiyon ve ekstraversiyon tutumları ve duygu, duyu, seziş ve düşünme fonksiyonları vardır. Son olarak bütün bunların bileşimi olan bütünleşmiş kişiliği simgeleyen benlik bulunur.
Jung’un kişilik yapısına ilişkin kavramlarını bu şekilde özetledikten sonra her sistemin tanımına ve açıklanmasına geçebiliriz:
A- Ego
Ego kişiliğin, bilinçli sistemidir. Kişilik yapısındaki hiyerarşik bir sıra göz önüne alınırsa en üst düzeyde yer alan sistemdir. Gerçekle ilişki halindedir ve gerçeklerle uyuma yöneliktir. Algılama, hatırlama (anılar), duyumsama, düşünme ego’nun temel fonksiyonlarındandır. Ego birlik, bütünlük ve süreklilik duygusunu sağlar. Ego kişiliğin “benlik” kavramının oluştuğu yerdir.
Ego’nun gücü ile bilince kadar ulaşmaya yetmeyen duyu-algılamaları vardır ve yaşantıların büyük bir kısmı ya kısmen anlaşılır veya tamamen algılanmayan şeylerdir. Bu algılar bastırılmış ya da unutulmuş anılarla birlikte ego ve bilinçaltı arasında uzanan ve gerçekte ego’ya ait olması gereken bir tür gölgeli alan meydana getirirler. Okyanus üzerindeki ada benzetmesine dönersek, bu gölge alan, denizin her zaman kaplamadığı bir alandır. Ve denizin doldurulmasıyla kullanılabilir duruma gelir. Jung’a göre bu gölge alan, ruhun tam anlamıyla bilinçaltı olan yönünden ayırmak için kişisel bilinçaltı olarak adlandırılmıştır.
B- Kişisel Bilinçaltı
Ego’ya komşu olan bölgedir. Bireyin zamanında bilinçli olan ancak daha sonradan görmemezlikten gelinmiş ya da bastırılmış çocuksu düş ve arzularından, yüksek algılarından ve sayısız unutulmuş tecrübelerinden meydana gelmiştir ve sadece ona aittir. Bir takım kompleksler, anne kompleksi gibi, düşünce ve algılar bütünleri öncelikle burada oluşur.
Ego ile kişisel bilinçaltı arasında iki yönlü (karşılıklı) bir iletişim vardır. Kişisel bilinçaltına ait anılar kontrolün zayıfladığı bir anda (uyku sırasında) hatırlanabilirler. Bazen içinde bulunan zaman ve mekân bazen de rastlantısal bir ilişki onları ortaya çıkarır, çağrıştırır. Özetle, bastırılmış olan bu şeyler ya zaman-mekân ve olaylar sonucu oluşan çağrışımlar ya rüyalar ya da nevrotik semptomlarla bilinç düzeyine ulaşırlar.
C- Kolektif Bilinçaltı ve Arketipler
Kolektif bilinçaltı kişisel bilinçaltının daha derinlerinde olan yönüdür. Katılımsal bir nitelik taşır. İnsanın evrimsel gelişiminin psişik kanıtıdır. Kolektif bilinçaltında insanın insan olma evresine ulaşmadan önce geçmişinden getirdiği gizli bellek kalıntılarıdır. Jung’un kollektif bilinçaltı kavramında arketiplere rastlamaktayız. Arketip, duygusal yönü güçlü, kalıtımla gelen evrensel bir düşünme biçimidir. Bunlar türe ilişkindir. Deneyimlerden oluşmuşlardır. Akretip, semboller ile belli bir şekilde algılama ve bu algılamaya uygun bir şekilde davranmadır. Örneğin, anne arketipi önce bir anne simgesini oluşturur, sonra bu kavram gerçek anne ile özdeşleşir. Öte yandan çocuğun anneyi algılayış biçimi, annesi ile birlikte olan yaşantısından da etkilidir. Dolayısıyla çocuğun annesiyle olan yaşantısı bir yandan anneyi algılayışını etkileyen içsel eğilimlerdir. Diğer yandan annenin gerçek özelliklerinin ortak bir ürünüdür. Bu iki belirleyici genellikle uyum içindedir. Çünkü arketip, ırkın dünya ile olan yaşantısının ürünüdür ve bu yaşantılar dünyanın her yerinde ve herhangi bir çağda yaşamış olan insan için aynıdır. Örneğin, annelik özellikle her çağda ve her yerde değişimsiz bir şekilde süregelir. Çocuğun anne arketipi ile gerçek annesi arasında büyük bir fark bulunmaz. Daha önceden de söz konusu edildiği gibi, bazı arketipler kişilik yapısında önemli rol oynayacak oranda geliştiklerinden ayrı birer kişilik sistemi olarak incelenmektedir. Kolektif bilinçaltında bulunan belli başlı arketipler şunlardır:
1. Persona
Kişide kendisinden beklenenlere uygun davranma, alınan eğitim ve toplumsal beklentilere cevap verme, kabul edilen davranış türlerine uygun davranma yönünden bir eğilim vardır. İşte “persona” kişinin toplumsal beklentiler konusunda takındığı maskedir. Kişi bu maske ile beklenen ve istenen davranışları saklar. Bu süreç içinde kişiye ait olan pek çok şey kaybolmakta ya da bastırılmaktadır. Kişiler persona ile toplumdaki diğer kişiler üzerinde etki yaratır ve kişiliğinin öznel kısımlarını gizler. Toplum, kişiyi taktığı bu maskeye göre değerlendirir. Her insanın birden fazla personası olabilir. Örneğin: Bir kişi evde ve iş ortaklarıyla ilişkilerinde farklı farklı davranışlar gösterebilir. Hatta çeşitli sosyal ilişkilerinde farklı maskeler takabilir.
Persona’nın diğer bir fonksiyonu ise, kişisel çıkarlarımızın karşılanmasını sağlamaktır. Örneğin, aslında hiç sevmediğimiz ancak bazı beklentilerimizin ve çıkarlarımızın olduğu bir kişiye dostça davranabiliriz. Personanın aşırı olarak kullandığı durumlarda bazı psikopatolojilerle karşılaşılabilir. Henüz toplumsallaşma sürecine girmemiş çocukların doğal davranmalarına izin verildiğinde genellikle hırslı, saldırgan ve haris olurlar. Toplumsallaşma süreci ile bu davranışlar ya toplumun onaylayacağı biçimde ortaya konur ya da tamamıyla yok olur. Aslında bütün olan biten kabul edilmez ve aşağı olarak görülen bu eğilimlerin geri plana itilmesi ve unutulmasıdır. Ancak bu eğilimler yetişkinlerin içinde yaşamaya devam eder. Bu unutma olayı bazen o denli başarılı olur ki sonunda göründüğümüz gibi olduğumuza inanırız. Bu ise çok kötü sonuçlara yol açar.
“Göründüğümüz gibi olduğumuza inanmak” sadece yukarda sözü edilen toplumsallaşma süreci sonunda oluşmayabilir. Söz konusu olay ego’nun, yani kişinin persona ile özdeşleştiği koşulda da gerçekleşebilir. Kişi taktığı maskenin aslında kendisi olduğuna inanır ve kendisine yabancılaşır. Jung ego’nun persona ile özdeşleşmesini şişme (inflation) olarak adlandırır. Böyle bir kişide bazı psikopatolojilere rastlamak olasıdır. Örneğin: Personayı kendisi olarak gören bir kişi personasının gerektirdiği rolleri gerçekleştiremediği için yetersizlik duygusuna kapılabilecek, hatta çocuklarından ideal çocuklar olmalarını isteyerek onlarda da bazı sorunların oluşmasına neden olabilecektir.
Jung’a göre uygarlaşma sürecinde ve bir toplum içinde yaşadıkça personaların takılmaması olanaksızdır. Çünkü personalar dış dünya ile ilişkilerin sağlandığı bir gerekliliktir. Ancak personayla özdeşleşmemek için, onun sakladığı yönlerle barışık olmak, onları tanımak ve kınamamak gerekir.
2. Gölge
Jung insanın kendi cinsiyetini temsil eden ve kendi cinsinden olan kişilerle ilişkilerini düzenleyen arketipe gölge adını vermiştir. İnsanın hayvan yönünü içeren gölge, kökenini evrimden alır. Arketiplerin en güçlü ve tehlikelilerindendir. Özellikle aynı cinsten olan kişilerle ilişkilerinde insanın en iyi ve en kötü yanlarının kaynağıdır.
İnsanın toplum içinde varolması ve grup üyeliğini sürdürmesi için gölgesinin hayvansı eğilimlerini bastırması gerekir. Bastırma süreci gölgenin gücüne karşı gelecek güçte bir persona geliştirerek oluşur. Hayvansı eğilimlerini bastıran kişi uygardır, ancak kendiliğindenliğini, yaratıcılığını, duygusallığını ve iç görüşünü körletmek zorunda kalır.
Gölge ısrarcıdır, personanın baskısına boyun eğmez. Ego ve gölge, işbirliği yaptıklarında kişi kendini yaşam dolu hisseder. Böyle durumlarda ego içgüdüsel güçleri yönlendirir. Bilinç dünyası genişler, zihinsel işlevler canlılık kazanır, bedensel etkinlik artar. Gölgenin içindeki kötü öğeler bilinçli, her şey yolunda gittiği zaman bilinçdışında etkisiz kalırlar. Kişi bunalımla ya da bir zorlama ile karşılaşınca gölge ego üzerinde egemenlik kurmaya çalışır.
Bazen insan derhal karar verip eyleme geçmeyi gerektiren durumlarla karşılaşır. Durum değerlendirmesi yaparak en uygun tepkiyi bulacak zamanın olmadığı bu durumlarda ego donakaldığından gölge denetimi ele alır. Gölgenin reddedilmesi kişiliğin sönük kalmasına neden olur.
3. Anima ve Animus
Fizyolojik düzeyde, bir kişi gerçekte iki cinsellidir. Her iki cinsin hormonları birlikte bulunur. Ancak biri diğerinden daha baskın olarak salgılanmaktadır. Erkeğin dişi arketipi Anima’dır. Erkeğin tam anlamıyla erkek olmadığını ileri sürmek çelişik ve rahatsız edici olarak görülebilir. Erkekler içerisinde erkek cinsiyeti rolünü en fazla benimsemiş olanların zaman zaman kontrolsüz duygulara kapıldıkları, duygusal, ölçülü olmayan davranışlar gösterdikleri gözlenmektedir. İşte bu animanın dışa yansımasıdır. Yani, çok erkeksi özellikler gösteren erkeklerde dişilik özellikleri bilinçdışı kalır, gelişemez. Bu durum o erkeğin bilinçdışının zayıf ve etkisiz kalmasına neden olur. Bu tip erkeklerin görüntülerinin altında çoğu kez zayıf ve bağımlı bir yapıya sahip oldukları da görülür.
Jung’a göre her erkekte doğuştan bir kadın imgesi vardır. Ve o erkeğin bilinçdışında bazı değerlerin oluşmasına neden olur. Erkek bu ölçümlere göre seçimini yapar, kimi kadını beğenir, kimisine ise istek duymaz. Erkek çocukta animanın ilk yansıdığı kişi anne, kız çocukta animusun yansıdığı kişi babadır. Anima iki çehre taşımaktadır. Biri saf, iyi ve asil tanrıçalara benzer iken, diğeri baştan çıkancı ve cadı nitelikleri olmak üzere kadınların aydınlık ve karanlık yönlerini temsil eder.
Animus, kadınlarda erkeklerdeki animanın karşılığıdır. Yani kadının erkek arketipidir. Kadın animusun gücü sayesinde erkeği anlayabilir. Anima ve animus etkisinin kavranması persona ya da gölgenin kavranmasından çok daha güçtür. Anima, erkeğin anlaması ve algılamasına yardımcı olur.
4. Ben
Irksal bilinçdışının merkez arketipidir. “Ben” bilinçdışındaki diğer arketipleri ve onların bilinç düzeyinde ortaya çıkışlarını düzenler ve örgütler ve kişiliğin bütünleşmesini sağlar. Bir insan kendisini uyum içinde hissedebildiği oranda “ben” görevini iyi yapıyor demektir.
Her insanın amacı kendini gerçekleştirebilmektir. Buna ulaşabilmek için uzun, güç ve karmaşık bir yolun aşılması gerekir. Bu nedenle ben, orta yaşlara geldiğinde ortaya çıkar, Çünkü bundan önce kişilik, gelişimini ve bireyleşimini sağlamamıştır. İnsanın kendini gerçekleştirebilmesi için ego ile işbirliği gereklidir. Kişiliğin bireyleşebilmesi için insanın kendisine ilişkin her şeyi bilinçlendirmesi gerekir. Eğer, ego ben arketipinin çağlarına uymaz ve bilinçdışı içeriğinin ben’e ulaşmasına fırsat vermezse insan kendini tanıyabilme olanağından yoksun kalır.
Jung, insanın kendini tanımasına kendini gerçekleştirebilmesinden çok daha büyük önem verir, çünkü kendini gerçekleştirebilmek için önce kendini tanıması gerekir. Oysa pek çok insan kendilerini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamlarına anlam katabilmeyi umar ve kendilerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler.
İnsan bilinçdışı dünyasını bilinçlendirebildiği oranda kendisiyle uzlaşır. Bilinçdışı kaynaklarını tanıyabildiği için kendisi ile çatışmaz, çevresine daha hoşgörülü olur. Bunu başaramamış insan, hoşlanmadığı bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Ben arketipinin gelişmesiyle insan kendini daha iyi tanımaya, algılamaya ve anlamaya çalışır. Yaşamına istediği yönü verebilmek için daha çok çaba gösterir. Jung, ben arketipini diğer arketipler üzerindeki çalışmalarını tamamladıktan sonra fark etmiş ve bireyleşmiş olmanın gerçek anlatımı olduğunu savunmuştur.
5. Simgeler
Simgeler, binlerce yıldan bu yana özelliğini yitirmeden, kaybedilmeden günümüze kadar gelmiştir. Simgeyi üç yönüyle açıklarsak:
a) Simge, soyut ya da o anda bulunmayan bir şeyi canlandırmak için kullanılabilir.Örnek: Krallık asası somut bir nesne olan krallığın simgesidir.
b) Simge, bir parça ile bütünü temsil eder.Örnek: Bir yırtıcı hayvan tırnağı aslan simgesi olur.
c) Simge, elinde gerçek bir güç bulunduran yaşayan gerçekliğe dönüşür. Bu da hepsinden önemlidir. Örnek: Bazı kimseler için kara kedi iyilik ya da kötülük getiren gerçek bir güce sahiptir.
Atalarımızın korkulan henüz ortadan kalkmış değildir. Çünkü modern çağa rağmen insanoğlu soğuktan, açlıktan ve korkudan kurtulamamıştır. Küçük bir olay insanın eski korkularını tekrar yaşamasına neden olabilir. Zamanla simgeler yaşamın sürekliliğine izin veren bir şeye yönelmiştir.
Psike
Kişiliğin tümüdür. Bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu ve davranışları içerir. Bireyin fizik ve duygusal çevresine uyum yapmasını sağlar. Psike, birbirinden farklı biçimde çalışan ancak birbiriyle etkileşim durumunda olan sistemlerden oluşur. Bilinç kişisel ve ortak bilinçdışı tümüyle psikeyi oluşturur. Psike kapalı bir sistemdir. Kendi içeriği ile çalışan bir enerji dizgesidir. Psike dış kaynaklardan aldığı enerjiyi hemen kendi sisteminin bir parçası haline dönüştürür. Psikenin yüzeyi yanlınca dıştan içe bir geçirgenlik gösterir. (48–55)
ALFRED ADLER VE BİREYSEL PSİKOLOJİ
Freud’un görüşlerinin temeli bilinçdışı, cinsellik üzerine, Adler’inki ise aşağılık duygusu üzerine kurulmuştur.
Adler hem bilince ve hem de bilinçaltına önem verir. Ona göre bilinçaltı tüm kapsamı ile ruh yapısının bir eseridir. İç dünyanın en önemli ve güçlü bir faktörüdür. İnsanın yaşam planını biçimlendiren etmenleri bilinçaltında aramak gerekir. Bilinç de bilinçaltının yansımasından başka bir şey değildir. Bununla birlikte bilinçaltı bazen bilincin bir karşıt anlamını taşır. Bilinç’e zıt düşer. Yine Adler’e göre, bir kimseyi sadece bilerek yaptığı işlerle tanıyamayız. Bir insanı en iyi tanıtan şeyler bilinçli davranışları değil, bilinçsiz duygularıdır. Belli bir sonuca ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı çatışma halinde değildirler. Adler, bilinçaltının, bireyin anlayamadığı alan olarak tanımlar. Aslında bilinç ve bilinçaltı, ayın sonuca, farklı yollardan varmaya çalışırlar. Ancak bir insan, belli bir amacın ne kadar az bilincinde ise, o amaca o kadar az ulaşma olasılığı içindedir.
Adler’e göre insan toplumsal bir varlıktır ve diğer insanlarla ilişki kurarak yaşar. İnsan temelde kendinden çok topluma yönelik bir yaşam biçimi içindedir. Bu eğilimin ayrıca toplumsal süreçlerin etkisiyle oluşmadığını topluma yönelmenin insanda doğuştan varolduğunu söyler ve toplumun insanı ancak bu ilişkinin biçimini belirlemede etkilediğini savunur. Ayrıca Adler’in görüşleri de Freud ve Jung’un görüşleri gibi biyolojik bir temele dayanmaktadır. Freud ve Jung’un üzerinde fazla durmadığı “toplumsal belirleyici”ler Adler’de büyük önem kazanmış ve onun psikoloji kuramının temelini oluşturmuştur. Böylelikle psikologlar toplumsal etmenlere yönelmişler ve Adler sosyal psikolojinin gelişimine yardımcı olmuştur:
Adler’in kişilik kuramlarına getirdiği bir başka katkı yaratıcı “benlik” kavramıdır. Freud’a göre içgüdülere hizmet eden ve gerçekte arabuluculuk yapan fonksiyonlardan oluşan ego kavramına karşı Adler benlik kavramını ortaya koymuş ve benliği, karar yeteneğine sahip ve bireye amaçlı bir yaşam sağlamaya çalışan bir sistem olarak tanımlamıştır. Benlik sürekli olarak bireye çözüm yolları sağlayacak yaşantıları arar ve bunları dış dünyada bulmaya veya yaratmaya çalışır.
Adler’i Freudçu klasik psikanalizden ayıran bir başka yönü kişiliğin özgünlüğüne verdiği önemdir. Adler çeşitli özellikleri ve değerleri ile her insanın tek ve kendine özgü olduğuna inanır. Her insanın davranışları diğerlerinden “yaşam biçiminin” özellikleri ile ayrılır.
Adler kuramına göre kişilik, bireyin kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği tutumların ürünü olarak gelişir. Kişiliğin merkezi bilinçtir. İnsan bilinçli bir varlıktır. Davranışlarının bilincindedir. Bu görüş bilinci önemsemeyen neredeyse yok sayan ya da bilinçdışının dışarıda kalan ucu olarak tanımlayan psikanalitik kuramın tam karşısındadır.
Adler’e göre insan yaşamında geçmiş yaşantılar önemlidir, fakat asıl önemli olan geleceğe yönelik beklentiler ve güdülerdir. Bu amaçlar gelecekte oluşacak bir tür kader olmayıp, insanın yaşadığı anda ve yerde oluşan gereksinimleri amaç ve hedefleridir. Adler’e göre bilinçli amaçlar psikolojik olayların nedenleridir. Varılmak istenen amaç, gerçekçi olsa da olmasa da, yani gerçekleşme olanağı bulunmayan bir hayal bile olsa, insanı eyleme geçiren ve davranışlarını açıklayabilen temel nedendir. Adler ortalama insanın gerçekle yüzleşmek gerektiğinde bu düşlerin etkilerinden sıyrılabildiklerini, nevrotik kişilerin ise bunda başarılı olamadığına inanır. Nevrotik ve normal kişinin ayrımı gerçeği değerlendirmesi alanındadır. (71–73)
Klasik Psikanalitik Kuram ile Bireysel Psikolojinin Karşılaştırılması:
(Freud F ile Adler A ile simgelenmiştir.)
F. Nesneldir. Ampirik verilere dayanır.A. Özneldir. Subjektif varsayımlardan hareket etmiştir.
F. Fizyolojik alt yapılı bir kuramdır.A. Sosyal bir psikoloji geliştirmiştir.
F. Nedenselliğe önem verir.A. Erekbilime önem verir.
F. İndirgeyicidir. Kişilik bilinç, bilinçdışı, erostanotas, id, ego, süperego gibi birbirine karşıt biçimde çalışan bölümlere ayrılmıştır.A. Bütüncüdür. Kişilik parçalara bölünmez. Kişiliğin bellek, duygular, davranışlar gibi çeşitli yönleri bireyin tümü için çalışır.
F. Bireyi kişilik yapısı içinde inceler.A. İnsanın ancak diğer bireylerle kurduğu ilişkiler ve toplumsal çevresinde etkileşimi içinde değerlendirebilir.
F. Psikoterapinin amacı ruhsal yapının çeşitli bölümleri arasında bir uyum sağlamaktır.A. Terapinin amacı kişiliğe yeni boyutlar katarak kendini gerçekleştirmeye ulaşabilmek ve toplumsal ilgisini geliştirmektir.
F. Asal olarak insan “kötü” bir varlıktır. Uygarlık onu ehlileştirmeye çalışırsa da birey bunun karşılığını oldukça pahalıya öder. Tedavide içgüdüsel istekler saf dışı edilemez, ancak yüceltilebilir.A. İnsan “iyi” ya da “kötü” değildir. Yaratıcı ve seçici bir varlık olduğu için yaşam biçimine ve o anda içinde bulunduğu koşulların etkisine göre “iyi” ya da “kötü” olma durumlarından birini seçebilir.
F. İnsanın içgüdüsel yaşamının ve uygarlığının tutsağıdır.A. Seçim yapabilen bir varlık olarak insan, içinde yaşadığı çevreye istediği biçimi verebilir. Yaşamı boyunca karşılaşabileceği olayları seçmek her zaman kendi elinde olmasa da bu olayların oluşturduğu uyaranlara karşı geliştireceği tepkileri seçebilme özgürlüğüne sahiptir.
F. Freud’un gelişim kuramı doğrudan çocuklan gözleyerek değil, yetişkinlerin serbest çağrışımlarından edinilen veriler üzerinde kurulmuştur.A. Çocuklar, ailede, okulda ve diğer eğitim merkezlerinde doğrudan incelenmiştir.
F. Freud’un öğretisinde ağırlıklı yük, Oedipus karmaşasıdır ve terapi bunun çözümlenmesi üzerine kurulmuştur.A. Adler’in öğretisinde aileye ve aile içi ilişkilere önem verilir.
F. Diğer insanlar bizim düşmanlarımızdır. Bizimle sürekli çekişme durumunda olduklarından onlardan kendimizi korumamız gerekir.A. Diğer insanlarda bizim gibi yaratıklardır. Yaşam içinde işbirliği yapabileceğimiz, dayanabileceğimiz, bizimle eşit varlıklardır.
F. Kadınlar erkeklerin üreme organına imrendikleri için eksiklik duyarlar. Kadınlar eksik varlıklardır.A. İçinde yaşadığımız kültür kadınları yetersiz varlıklar olarak değerlendirdiğinden kadınlar eksiklik duyarlar. Bu ortamda erkekler daha çok hak, ayrıcalık ve önceliğe sahiptir. Ancak çağdaş kültürel yaklaşımlar bu durumu yeniden değerlendirme eğilimindedir.
F. Nevrozun kökeninde cinsel çatışmalar bulunur.A. Nevroz yetersiz öğrenme sonucu oluşur, yanlış algılamaların ürünüdür.
F. Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir.A. Yeterince uygarlaşmamış olmanın karşılığı nevrozla ödenir. (83–84)
FREUD’DAN ÖTEYE: TOPLUMSAL GÖRÜŞLER
Bu ekolde, kültürün insanı şekillendirdiği ve kişiler arası ilişkilerin kişiliği etkilediği görüşü savunulmuştur… Horney, Fromm, Sullivan ve Rank’ın önderliğini yaptığı bu grup, aslında köklerini Freudçu görüşten alır… Hepsi de psikanalizin savunduğu biyolojik esasları, içgüdüler ve libido kavramlarını ve psikanalizin enerji prensiplerini reddederler. Bu ekol, insanı çevreci bir yaklaşımla ele alır. Kalıtsal güçlerin önemini en aza indirgerler ve böylelikle insan hakkında optimistik yani iyimser görüşlere sahiptirler. Horney’de, Sullivan’da ve Fromm’da insan çevresinin ürünü olduğuna göre, çevre değiştikçe insan da değişebilir. (88)
ERİCH FROMM VE HUMANİSTİK PSİKANALİZ
Fromm’un Kişilik Kuramı
Fromm doğuştan gelen güçlerin varlığını tamamen reddetmez. Bunlara «kalıtımsal somatik süreçler» veya mizaç der.
Karakter ise sosyal etkiler sonucu yaşam tecrübeleriyle oluşur. Asimilasyon ve sosyalleşme sırasında yerleşen insan enerjisinin kanalize olma biçimlerini kapsar. Kalıcı olan karakter veya kişilik, bireyin fiziksel yapısı ve mizacını oluşturan kalıtsal yönleri ile sosyal ve kültürel etkilerin tümünün ortak ürünüdür. Karakter insanın topluma her yönüyle dinamik uyumunu simgeler ve kişinin duygusal ve zihinsel fonksiyonlarını şekillendirir. Her insanın sadece kendisine has yönlerini içeren bireysel karakteri olduğu gibi onun diğer insanlarla ortak yönlerini kapsayan sosyal karakteri vardır. Sosyal karakter o toplumun fonksiyonlarını sürdürmek ve bütünlüğü devam ettirmek amacıyla gelişmiştir. Fromm’un ortaya koyduğu bu kavram, yani sosyal karakter kavramı Freud’un süperego kavramına benzer. Sadece odak noktası libidodan alınıp çevreye ve topluma yöneltilmiştir.
Freud libido ile çeşitli somatik bölgeleri birleştirmiştir. Libidonun oral, anal v.b. dönemlerde bu döneme özgü bedensel bölge ve bozuklukların geliştiğini vurgulamıştır. Cimri anal karakter, içkici oral karakter gibi. Fromm ise karakter eğilimlerinin somatik belirtiler ile bağlantısını kabul eder. Fakat bu ilişkilerin nedensel olduğunu ve değişebileceğini savunur. Bir insan alıcı-bağımlı ve içkici olabilir, fakat bunların nedeni ilk yıllarında annesinden yeterince emmediğine veya almadığına bağlı değildir. İçki arzusu onun karakterinin bir belirtisidir. Karakteri ise emme arzusu ile açıklanamaz. Karakter ev ve çevre yaşantılarının tümünden etkilenmiştir. Bu konuda Fromm Adler’in «yaşam stili» kavramlarına yaklaşır. (96)
KAREN HORNEY VE BÜTÜNCÜ YAKLAŞIM
Kişilik Kuramı
Horney insanın yaşamında iki temel eğilimin kişiliğin yönelticisi olduğunu söyler. Bunlar emniyet ve güven duygusu ve doyumdur. Bu görüş Horney’in bütün eserlerinde tekrar edilen ana prensiptir.
İnsanların emniyet ve doyum sağlamak için yiyecek, giyecek, para, cinsellik gibi pek çok gereksinimi feda edebileceklerine dikkat çeker. İnsanların temel amaçlarının, önce, tehlikeden uzak ve emniyet içinde bir yaşam olduğunu, daha sonra çeşitli gereklerinin doyumunu araladıklarını vurgular. Bu görüş Horney’in kuramının esasıdır.
Her insanın temel ve diğer insanlarla ortak gereksinimleri bulunduğunu kabul eder. Gıda, dinlenme, üretme, yaratıcılık, cinsellik ve merak hepsi doyum bekler. Fakat bütün bunlardan önce gelen emniyet ve güvenlik gereksinimidir. Kısaca insan korku olmadan yaşamak ister. Korku ve güvenlik aynı temel ihtiyacın iki kutbudur İnsan güvenlik arar, korku ortamından da kaçar. Korku insan sağlığı ve mutluluğunun en büyük düşmanıdır. Güvenlik çabası ise insan davranışlarının birinci yönlendiricisidir. (106)
HARRY STACK SULLIVAN VE KİŞİLER ARASI İLİŞKİLER
Kişiliğin yapısı
Kişilik varsayımsal bir kavramdır ve ancak ilişkiler incelenerek anlaşılabilir. Dolayısıyla inceleme birimi insan değil, ilişki ve etkileşim durumudur. Kişiliğin yapısal örgütü ise içsel algıların değil, insanlar arası ilişkilerin ürünüdür. Yani kişilik, bir ya da daha fazla kişi ile ilişki durumunda ortaya çıkar. Bunun için diğer insanların somut varlığı gerekmez. İmgesel hatta var olmayan kişiler de olabilir. Algılama, anımsama, düşünme, düş kurma ve diğer tüm ruhsal süreçler insan ilişkilerini içerir. Rüyalar, insanlar arası ilişkileri yansıtırlar.
Sullivan kişilik alanında bazı süreçleri tanımlar ve kavramlaştırır:
a) Dinamizm
Kişiliğin incelenmesinde kullanılabilecek en küçük birimdir. Organizmanın canlılığını sürdürmesini sağlayan göreceli sürekli enerji dönüşümleridir. Bu enerji dönüşümleri davranışları oluşturur.
Dinamizmler açık ve dıştan gözlenebilir olduğu gibi düşlemlerde de karşımıza çıkabilir. Buradaki dinamizmlerden sadece kişinin kendisi haberdardır. Tüm insanlarda dinamizmler aynı temele sahiptir. Ancak anlatım biçimleri duruma ve kişinin yaşantılarına göre farklılık gösterir. Dinamizmler organizmanın temel gereksinimlerine doyum sağlarlar. Çevre ile etkileşimlerinde ağız, el, anüs, üreme organları gibi beden bölgelerinden yararlanırlar.
Anksiyete sonucu gelişen dinamizme Sullivan, Benlik ya da Benlik Sistemi adını verir. Anksiyete başlangıçta anneden çocuğa geçer. Daha sonraki yaşamında ise bireyin güvenliği tehlikeye girdiğinde yaşanan duygu olur. Kişi anksiyeteyi azaltmak için ya da ondan kaçınmak amacıyla türlü önlemler alır, davranışlarını denetler. Bu koruyucu önlemler bazı davranış biçimlerini onaylayan, bazı davranış biçimlerini yasaklayan benlik sistemini oluşturur. Örn. çocuğun sağlıklı bir kişilik kazanabilmesi için annesinin ilgi ve iyi niyetine ihtiyacı vardır. Annesinin ilgisinin azalıp, hoşnutsuzluğunun arttığını gören bir çocukta anksiyete oluşur. Sullivan çocuğun, annesinin sevgisini kazanmak için yavaş yavaş bir benlik sistemi geliştirdiğini söyler. Annesinin değerlerini benimserken kendi eğilimlerini de düzeltebilir ve böylece de annesini üzecek davranışlarını ortaya koymadan onları uygun hale sokar ve annesinin sevgisinden uzak kalmakla anksiyeteyi engellemiş olur.
Sullivan’a göre üç önemli benlik sistemi vardır:
1) İyi Ben
Anneyle olan, ödül getiren, hoş karşılanan ilişkiler sonucu oluşur. Çocuk kendine karşı olumlu duygular geliştirir ve kendine olan saygısını arttırır.
2) Kötü Ben
Annenin hoş karşılamadığı durumlar sonucu oluşur. Kötü ben kaygı içindedir. Ancak bu kaygı aşırı uçta değildir. İstenmeyen davranışın engellenmesinde bireye yardımcı olur. Ancak kötü ben’de birey kendine karşı olumsuz duygular geliştirir. Bu duygular bireyin anti-sosyal davranışlara girişmesini otomatik olarak engeller, bilincin gelişmesine de yardımcı olur.
3) Ben ve Ben Olmayan
Yapıcı bir fonksiyonu yoktur. Benliğin bu kısmı annenin çocuğa karşı aşın bir hoşnutsuzluk gösterip çocukta kuvvetli bir kaygıya yol açmasıyla oluşur. Birey diğer benliklerle olan bağını koparır, kontrol edemez hale gelir. Benliğin bu kısmı bilinçaltı düzeyde kalır ve birey bundan kaynaklanan olaylarla karşılaşınca aşırı bir anksiyete duyar.
Kısaca benlik sistemi bireyin güvenliğini sağlar, kişiyi anksiyeteden korur, kişiliğin geri kalanına yabancılaşmasına engel olur ve diğer insanlarla ilişki kurmasına yardım eder. Aynca Sullivan, benlik sisteminin insanların mantık dışı yönlerinden biri olduğuna inanır.
b) Personifikasyon
Bireyin kendisi ya da bir başka insana ilişkin getirdiği imgelerdir. Personifikasyonlar, gereksinimlerin karşılanması ve anksiyete ile ilgili olaylar sonucu gelişen bazı duygu, tutum ve kavramları içeren karmaşadır. Örn. Çocuk gereksinimlerini karşıladığı için iyi anne personifikasyonu geliştirir. Annenin olumsuz tutumları çocukta anksiyeteye yol açar. Çocuk kötü anne personifikasyonunu da geliştirir. Bu ikisi anneyle ilgili diğer personifikasyonlarla birleşerek karmaşık bir anne personifikasyonu oluşturur. Personifikasyonlar genellikle o kişilerin gerçek niteliklerini yansıtmaz. Bir kez oluştuktan sonra bireyin tutumlarını sürekli olarak ve değişmez bir biçimde etkiler. Örn. Eğer çocuk babasını sert biri olarak personifike etmişse ilerki yaşamında karşılaştığı öğretmen, polis, yönetici durumundaki kişilerden de aynı davranışı bekler. Dolayısıyla personifikasyonlar bireyin çevresini yanlış algılayıp, insan ilişkilerinin bozulmasına neden olur. Bu durum insanın kendisini değerlendirmesinde de söz konusudur. Çocuklukta ana-baba-çocuk ilişkilerinde edinilen iyi-ben kötü-ben bilgisi insanın yaşamını da etkiler. Bir grup insan tarafından kabul edilmiş, kuşaktan kuşağa geçen personifikasyonlar stereotipleri oluşturur. Bunlar geçerliliği toplumun çoğu üyesi tarafından kabul edilmiş kavramlardır. Örn. Bilim adamlarının dalgınlığı gibi genellemelerdir.
c) Bilişsel Süreçler
Sullivan’ın psikoloji bilimine özel bir katkısı olan kişiliğin kognitif veya bilişsel süreçleri üç aşamalıdır:
1) Prototaksik Yaşantı
Zihinde ortaya çıkan anlık imgeler ve duygulandır. Aralarında bağlantı olmayan bu duygular kişi için anlam taşımaz. En arı biçimiyle yaşamın ilk aylarında vardır. Bebek henüz deneyimlerin nasıl ayrıştırıp, kategorize edeceğini bilemez. Şimdi-sonra, sen-ben vs. terimlerindeki ayrımlar henüz bebekte yoktur. Her an deneyimler edinir, kaydeder ancak bunları sırasal olarak ayrımlaştıramaz. Aralarında hiçbir seri ilişki fark etmeden önceki ve sonraki durumları, birleşip kaybolan durumlar olarak belleğine kaydedebilir. Bu belleğin temelini oluşturur ve prototaksik düşüncenin özelliklerini taşır.
Piaget, doğumdan bir buçuk yaşına kadar olan zamanı Duyusal-Motor dönem olarak değerlendirmiştir. Bebek bu dönemde izlenimler edinir, bilinçsizce tepkide bulunur. Kişi ile dünya arasında bir ayrım yoktur. Sullivan’ın prototaksik düşünme dönemi ile ortak yönleri vardır.
2) Parataksik Düşünce
Aynı zamanda ortaya çıkan ancak aralarında mantıksal yönden ilişki olmayan iki olay arasında nedensel bir bağlantı kurma eğilimini içerir. Sullivan burada Kafka’dan bir örnek verir. Bir köpek duvar dibine idrarını yaparken kemik atılır ve o günden sonra köpek ne zaman acıksa arka bacağını kaldırır. Yani yemek ile idrar yapma birleşir.
Sullivan’a göre düşüncelerimizin, yaşamımızın ve konuşmalarımızın çoğu parataksik niteliktedir. Artan olgunluk ve öğrenme ile bebek, kendi ve dünya arasında bir ayrım yapmaya başlar. Yaşamı bağlantısız parçalara ve çeşitli farklı görüşlere ayrılır. Deneyimle ayrılmış ve bağlantısız görünüşleri çevrenin izin verdiği ölçüde birleştirebilir. Fakat bu elemanlar birleşmiş veya ilişkili olarak belirmez. Bu parataksik tarzda deneyimdir. Çocuğun konuşması bunu yansıtır. Bu örüntü çocuk tarafından Benlik Sistemine özümsenecektir. Ana-baba sosyo-kültürel geçmişlerinin erdemlerini olduğu kadar yetersizliklerini, ön yargılarını, batıl inançlarını ve irrasyonel davranışlarını çocuğa yansıtırlar. Çocukta da artık bu davranışlar parataksik çerçevede yerleşir.
3) Sintaksik Düşünce
Geçerliliği kabul edilmiş imgeleri içerir. Çocukluğun sonunda görülür. Doğru olarak kabul edilen kavramlara doğru biçimde yaklaşmayı içerir. Sullivan buna “Duyumsal Değerlendirme” der. Düşüncelerin en gelişmiş biçimidir. Genel olarak çocuğun bir durum için tam doğru olarak kelimeleri öğrendiği zaman ulaşılır. (122–126)
DAVRANIŞÇI PSİKOLOJİ
Bu konuda önde gelen isimler Pavlov, Watson, Thorndike ve Skinner’dır.
Davranışçı yaklaşım tek bir tema “öğrenme” çevresinde düzenlenmiştir. Şartlı tepki yöntemiyle ilgili öğrenmeyi benimsemişler, öğrenme ilkeleri bu kuramın temelini oluşturmuştur. (139)
Davranışçılara, uyaran-tepki (U-T) psikologları da denir. Zira onlar çevreden gelip, organizmayı etkileyen uyarıcılarla, uyarılma sonucu organizmada oluşan tepkileri incelemeyi amaç edinmişlerdir. Her davranış, bir tepkidir. Denge halindeki organizmada hiçbir hareket olmaz. Fakat ona bir uyaran etki eder etmez derhal bir tepkide bulunacak ve dengesini yeniden elde edecektir. Açlık karşısındaki davranışımız, mide büzülmesiyle yiyecek arama olacaktır. Karnımız doyunca denge tekrar sağlanacaktır
Davranışçılar içgüdüler ve psikolojik kalıtımı reddederler Tüm davranışları bireyin veya türün biyolojik yapısıyla açıklarlar. İnsan doğuştan belli bir organizması olan bir hayvandır. Buna bağlı olarak doğuştan itibaren uyaranlara belirli biçimde cevap verirler. Bu tepkiler dizisi insanlarda «edinilmiş davranışlar»dır. Bütün bunlar beşikten başlayan öğrenme ve eğitim sonucu oluşur.
Davranışçılar, basit bir bağlantı organı veya kompütür olarak kabul ettikleri beynin rolünü küçümserler. Genel psikolojinin tersine sinir sistemini tam bir tepki kavsi ile işleyen bir örgüt olarak ele alırlar. Davranışçı ekol, klasik psikolojinin konusu olan bilinci ve içindekileri de reddeder. Gerçek, organik hareketlere ve davranışlara indirgenir. İnsan ve hayvan arasındaki fark, bir olgunlaşma ve basamak derecesi sorunu olarak kabul edilir ve davranışçı yaklaşımda kişilik, bireysel davranışların toplamı olarak ele alınır.
İnsan, belirli koşullar içinde konformist, biyolojik bir makinedir. Davranışçı psikolog bu makinenin neye yaradığını bilmek ve yeteneklerini tanımak ister. Kişiliği kısaca bütünsel organizasyonu olan tepkiler olarak tanımlarlar.
Kişilik, uzunca bir süre içinde kazanılan mesleksel, ailesel, dinsel, siyasi ve ekonomik alışkanlıklar birikiminin son ürünüdür. Davranış bozuklukları ise çocuklukta kazanılmış yanlış öğrenilmiş davranışlara bağlıdır. Buna göre, başarısızlıkları örtecek tepkiler geliştirilmiştir. Davranış bozukluklarının temelinde çocukluk izleri, geçmişindeki anı ve hayaller değil, çocukluktan beri yapılan öğrenilmiş yanlış tepkiler bulunur.
Davranış tedavisinin amacı özetle, istenilmeyen alışkanlıkların değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması ve yerine uyumlu davranışların kazandırılmasıdır. Bu amaç için yerine göre birden fazla şartlanma işlemi uygulanabilir. Bu yöntemin aşamaları; karşıt şartlanma, karşılıklı ket vurma, sistematik duyarsızlaştırma, olumlu tekrar şartlanma ve deneysel söndürmedir.
Davranışçılar bir kişilik kuramından çok, terapi kuramı geliştirmişlerdir. (140–142)
DOLLARD VE MILLER’İN PEKİŞTİRME KURAMI
Kişiliğin Dinamikleri
Dürtüler: Bireyi harekete itecek kadar güçlü olan herhangi bir uyaran dürtü olarak kabul edilir. Fakat dürtüler, davranışa güç vermekle birlikte yönünü belirlemez. Yeterli şiddete ulaştığında hareketi başlatan ve genellikle fizyolojik süreçlere bağlı olan dürtülere birincil dürtüler denir. Acı, açlık, susuzluk, cinsellik birincil dürtülere örnek olarak verilebilir. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi dürtünün azalmasının yaşamı için gereklidir. Birincil dürtülerin herhangi birinin davranışlarına olan etkisi dürtünün şiddetine ve doyum şansına bağlıdır. Eğer kişi sürekli olarak yeterince yiyecek bulabiliyorsa açlık dürtüsü bireyin davranışlarının belirleyicisi olmayacaktır. Birincil dürtülerin pek çoğu aşağı yukarı otomatik bir biçimde doyum bulur. (Susuzluk, soluma gibi).
İkincil dürtüler ise sonradan kazanılmış olanlardır. Davranış birincil ve ikincil dürtülerle birlikte iyice komplike bir hale gelir. Gelişme süreci içinde birey yeni öğrendikleri ile ikinci dürtüler geliştirir. Sonradan kazanılan öğrenilmiş dürtüler, birincil dürtülerin üzerine yapılanır ve altında doğuştan gelen dürtülerin saklandığı bir örüntü oluşturur.
Modern toplumda ikincil dürtüler büyük ölçüde birincil dürtülerin yerini almıştır. Birey duruma uygun davranışı göstermeden önce birincil dürtülerin ortaya çıkmasını beklemez. Yani yemek yemek için mide kasılmalarını ve kandaki şeker düzeyinin düşmesini beklemez. Daha çok zamana, yere ve sözlü ilişkilere bağlı olan ikincil dürtü sonradan kazanılmıştır. Bizler sosyalize olmuş bir yetişkinin davranışlarında ikincil dürtülerin varlığını görürüz.
İkincil dürtülerin nasıl ortaya çıktıklarını, öğrenme sürecini ve kişilik gelişimini inceleyerek anlamak mümkündür. Bu amaçla Dollard ve Miller küçük bir çocuğun karmaşık bir yetişkin haline dönüşmesini ayrıntılı olarak incelemişlerdir.
Kalıtsal Özellikler: Yeni doğan çocuğun davranışsal donanımları son derece kısıtlıdır. Hemen hemen tümünü özel refleks ve tepkilerin hiyerarşisi oluşturur. Tepkilerin hiyerarşisi, özel bir uyaran durumuna karşı doğuştan belirlenen tepkiler olarak açıklanabilir. Örneğin hoşa gitmeyen bir uyaranla karşılaştığında çocuğun ağlamadan önce uyarandan kaçmağa çalışması doğuştan belirlenmiştir. Bu gelişigüzel gibi görünen davranışların gerçekte rasgele ortaya çıkmadığını, organizmanın tepki tercihleri sonucu doğduğunu söyleyebiliriz. Bu tercihler, doğuştan gelen tepki hiyerarşisi ve organizmanın karşılaştığı yaşantılar tarafından belirlenir. Bireyin doğuştan getirdiği donanımları arasında birincil dürtüler de önemli yer tutar. Birincil dürtüler bireyi harekete iter; özel refleksler ve tepki hiyerarşisi ise davranışa yön verir.
Öğrenme: Dollard ve Miller öğrenme sürecinde dört önemli elemana değinmiştir. Bunlar: dürtü, uyaran (işaret) tepki ve pekiştirme (ödül) dir. (157–158)
GESTALT PSİKOLOJİSİ
Davranışların bütünlüğünü, amaçlı ve anlamlı oluşunu savunan Gestalt psikolojisi Werthheimer, Ehrenfels, Köhler, Koffka, Müller, Katz ve Rubin gibi büyük isimler tarafından temsil edilir. (170)
Davranışlar psikolojik bir alanda oluşur. Denge yasası veya pragnanz psikolojik alanda da geçerlidir. Beyin işlevleri dinamik bir alanda oluşur. İnsan davranışlarında böyle bir alanın ürünüdür. Burada da isomorfizm ve pragnanz yasaları geçerlidir. Her şey dengeye ve anlamlı bütüne yöneliktir.
Psikolojik alan kavramını Koffka geliştirmiştir. Yaşantıların ve davranışların alanı dinamik olup bireyin kendisi ve çevresi ile olan bağlarını içerir. Bu bağlar davranışı şekillendirir. Bu alan dinamik güçlerin yer aldığı, denge, uyum, simetri ve konfigürasyon gibi Gestalt yasalarının geçerli olduğu, özellikle Pragnanz yasasının uygulandığı bir alandır.
İnsan davranışları fiziksel gerçekten çok algılayan insanın özelliklerine bağlıdır. “Algılayan organizmaya göre çevre” kavramı psikolojik alanı nitelendirir. Bu anlamda psikolojik alan Lewin’in savunduğu psikolojik alandan farklıdır. Koffka’nın psikolojik alanı aynı zamanda davranışsal bir alandır ve algılanan çevre veya fenomenolojik çevre anlamına gelir. Fenomenolojik çevre ile organizma arasında bir dengesizlik oluşursa gerilim ortaya çıkar. Bu da bir takım güçlerin devreye girmesini sağlar. Bu güçlerin amacı dengeyi yeniden sağlamak ve onu korumaktır. Kişilik kısaca organizma ile psikolojik alan arasında kurulan dengenin ve bütünlüğün niteliklerini kapsar. Kişilik, Gestalt kuramcılarına göre ego ile eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. Kişiliğe ego demişlerdir.
Her psikolojik alan bir başka alt alanı, kişiliği veya ego’yu kapsar. Duygular alanda oluşan engeller karşısında oluşan tepkilerdir. Bu açıdan bakıldığında bastırılmış ve bilinçaltı yaşam süreçlerinin varlığı Gestaltçılar tarafından önemsenmemiştir. Onlara göre kişi ve fenomenolojik alan, genel dinamik alanın iki kutbudur ve davranışların temelini bu iki kutup arasında o an yaşanan ilişkiler oluşturur. (172)
KURT LEWİN VE TOPOLOJİK ALAN KURAMI
Kişilik Kuramı
Lewin’in kişilik kuramında bir takım ilkeler bulunur ve bu ilkelerin birleşmesi kişilik kuramını oluşturur:
1. Kişilik bir bölgeler sistemidir. Kişilikte birtakım bölgeler vardır. Fakat çevrede olduğu gibi içinde lokomosyonlar oluşan bir ortam değildir. Lokomosyon çevrede bulunur.
Bir insanın içinde bulunan çeşitli bölgeler ve bunların sınırlan dinamik bağımlılık içindedir. Yani bir bölgenin durumu diğer bölgenin durumuyla yakından ilgilidir. Topolojik olarak düşünürsek bu bölgeler birbiriyle bağlantılıdır. Fakat insanın kendi içinde lokomosyon yoktur, sadece bölgeler arası iletişim vardır.
Lewin’in kuramında kişilik yaşam alanının bir parçasıdır. Diğer parçası ise çevredir. Yaşam alanını bir tekne içindeki insana benzetmiştir. Teknenin dışında da evren vardır. İnsanı, yaşam alanını ve evreni böylece tanımlayan Lewin bu açıdan insan kişiliğini tahmin edilebilecek eğilimler gösteren, büyük bir evrende, daha küçük bir yaşam alanı içinde daha küçük bir bölgede ve kendi içinde de alt bölgelere ayrılmış bir bölge olarak kabul eder.
2. İç ve dış bölgeler kişilik sistemi içinde yer alır. Gestalt psikolojisi ile ortak anlamdadır. Birbiri ile bağlantısı olan bölgeler alt bölgelere ayrılmışlar ve sınırları Jordan eğrisi ile çevreden ayrı olarak belirtilmiştir. Bu bölgelerin bir kısmı iç bir kısmı ise dış bölgelerdir. Dış bölgeler Koffka’nın savunduğu motor-algısal bölgelerdir. İç bölgeler ise çevre ile daha az iletişim içinde olup temel gereksinimlerin kaynaklandığı bölgelerdir Bu bölgelerde oluşan gerilimler duyguları, duygular da lokomosyonları doğurur.
3. Kişilik tipleri hem insandan insana hem de aynı insan için yaşa ve gelişim devresine göre değişir. Kişilik tiplerini Lewin bölgelerin yapısına, açıklık ve kapalı oluşuna ilkel ve karmaşık oluşlarına göre ve aralarındaki iletişim özelliklerine göre ayırmış fakat belirgin kişilik tipleri üzerinde durmamıştır.
Yaşam alanı insan geliştikçe karmaşıklaşır demiştir.
4. Kişilik ile çevre sürekli bir iletişim içindedir. Karşılıklı alış veriş vardır. Kişi bu alış verişler sonucu kişiliğini içindeki bölgelerde olan gerginliği giderir ve dengesini sağlar. Böylece insan kişiliğini etkileyen yaşam alanının en önemli öğesi çevredir ve onunla olan etkileşimlerdir.

Sosyal Psikoloji
Lewin’in grup dinamikleri sosyal psikoloji alanlarındaki çalışmalarını kapsar. Belki de Lewin en çok bu alandaki görüşleriyle tanınmaktadır. Bu alanda çok sayıda deney yapmıştır.
Lewin’in grup dinamikleri ile ilgili görüşlerini, bu konudaki ilkelerini açıklayarak tanımlayabiliriz:
1. Transfigürasyon ilkesi: Lewin bireysel psikoloji ve kişilik kavramlarını gruplara uygulamış, yani bu ilke ve kavramları gruplara transfigüre etmiştir. Kısaca bireyi nasıl ele aldıysa grupları ve kültürleri de aynı ilkeler ışığında değerlendirmiştir. Grupları da insanlar gibi belirli bir yaşam alanı içinde kişilikleri olan dinamik bütünler olarak görmüştür. Nasıl insan ve çevresi psikolojik bir yaşam alanı oluşturuyorsa grup ve yer aldığı çevre sosyal bir yaşam alanını oluşturur. Bütün sosyal birimler ör. gruplar, alt gruplar, üyeler, engeller, iletişim araçları, v.s. bu sosyal alan içinde oluşur. Önemli olan bu birimlerin birbirleriyle olan göreceli durumlardır.
Lewin’in grup dinamiklerindeki birinci ilkesi kısaca grup psikolojisi ile bireysel psikolojinin eş değerli oluşudur. Grup davranışları da bütün alanın ürünüdür ve burada topolojik vektör kavramları geçerlidir.
2. Grup içindeki güçler dinamik bağlantılar ile açıklanır. Bir grup üyesinin davranışları diğer grup üyesinin davranışlarına bağımlıdır. Her grup birbirine bağlantılı bölgelerde oluşmuştur. Her bireyin grup içindeki statüsü topolojik olarak açıklanabilir. Her grup birleştirici veya çözücü güçlerin etkisi altındadır.
Çözücü güçler üyeler arasındaki katı, aşılmaz engeller tarafından oluşturulur ya da bireysel amaçlar ile grup amaçları çatış ağında ortaya çıkar, birey seçim yapmak zorunda kalır. Eğer gruptan ayrılırsa, bu grup için çözücü bir güç alanı yaratır. Grup bağlarının güçlülüğü bireyler arasındaki valansın yönüne veya olumluluk derecesine bağlıdır.
3. Grupta önderlik, karar ve sosyal iklim biraz önce değindiğimiz topolojik ve lokomotif hareketlere bağlıdır.
4. Grup içi ilişkiler ve etnik gerilimler Lewin’in büyük ilgisini çeken bir alandır. Aynı topolojik ilkeleri bu ilişkileri açıklamak için de kullanmış ve sosyal sınıflar, alt gruplar ve azınlık gruplarını özellikle Yahudilerin psikolojisi ve getto psikolojisi ile ilgili çalışmalar yapmıştır.
Alt grupların, Yahudilerin, getto topluluğunun, azınlıkların kendi aralarında dışa kapalı bölgeler oluşturduklarını ve sosyal alan ile iletişimi en aza indirdiklerini söylemiştir. Bu durumda büyük grup için olumsuz valans taşıyan gerilim kaynağı olmuşlar, dolayısıyla olumsuz güç alanları yaratıp kızgınlık, saldırganlık, öfke gibi olumsuz duygulara hedef olmuşlardır.
Azınlık grupları çoğunluk gruplarından daha az hareket özgürlüğü içindedir. Ön yargılar bu hareketi azaltan en önemli engellerdir.
Eğer toplum, Alman Nazi toplumunda olduğu gibi yeniden eğitilir ve grubun içindeki bölgeler arasındaki iletişimler yeniden örgütlenirse bu engeller ortadan kalkar ve azınlık grubunun konumu değişebilir, asimile olabilir veya ortadan kalkabilir.
5. Kişilikle kültürün ilişkisi ise daha önce değindiğimiz ilkeler ışığında oluşur.
Kişilik yaşam alanındaki bölgelerin ilişkisinden etkilenir. Bu alan çevre ve insan kişiliğini içerir. Çevre faktörleri arasındaki en önemlisi ise kültürdür. İnsanın içinde yaşadığı kültür yaşam alanının içinde yer alan çevresel faktörlerin en önemlisidir. Kısaca sosyal etmenler yaşam alanının en önemli bölgelerini oluştururlar.
Çevre ile kişi arasında bir çatışma dengenin bozulmasına ve gerileme neden olur. Şu halde yaşam alanının nitelikleri büyük ölçüde kültüre bağlıdır. Böylece kişilik kültür tarafından şekillendirilir. Özellikle çocuk yetiştirme yöntemleri insan kişiliğini şekillendirir. (191–194)
HENRY MURRAY VE PERSONOLOJİ
Kişilik Tanımı ve Kişilik Yapısı
Bu konu Murray’ın kuramında büyük önem taşır. Psikanalitik kuramın büyük ölçüde etkisinde kaldığı görülür, yine de ayrıldığı önemli noktalar vardır.
Murray çalışmaları süresince pek çok kişilik tanımı yapmıştır. Bunların bir özetini yaparsak kişiliğin temelinde zihnin varsayımsal yapısı olduğunu görürüz. İnsan yaşamının içsel ve dışsal yaşamının tekrar edici yönlerinin bir bütünü olarak değerlendirmiştir. Kişiliğin biyografik olguların sıralanmasının üstünde soyut, genel, denetleyici, doğumdan ölüme dek gelişen “transformatif fonksiyonel operasyonların” tümü olduğunu söylemiştir. Bu tanımların bazı ortak yönleri vardır:
1. Kişilik soyut bir bütündür. Ampirik olgularla bağlantılı olmakla birlikte bu tür olguların toplamı değildir. Kuramsal bir yapıdır.
2. Kişilik “yaşamın tarihidir” demiştir.
3. Kişilik davranışın dinamik, tekrar eden ve özel, tek yönlerini bütün olarak yansıtır.
4. Kişilik bireyin örgütleyen ve idare eden davranışsal mekanizmadır. Bireyin güdülerine, amaçlarına kısaca tüm davranışlarına düzen ve bütünlük getirir.
5. Kişiliğin temel fonksiyonları bireysel süreçleri yürütmek, kendini ifade etmek, gereksinim-gerilim oluşumlarını ortaya çıkarmak ve gerilimi uzatmak, uzak amaçlara yönelik “bekleme programları” yapmak, çatışmaları çözmek ve gereksinimleri sürtüşmesiz giderebilmek için örgütler kurmaktır.
6. Kişiliğin temelinde fizyolojik bir yapı bulunur. Psikoloğun alanı olan her konu fizyolojik bir sürece bağlıdır. Bunun da merkezi beyindir. Beyin olmayınca kişilik de olmaz. Kişilik beyin demektir
Beyin süreçleri psikolojinin temel alanıdır. Buna rağmen:
7. Kişilik fizyolojik ve nörolojik düzeylerden farklı, bunların üstünde bir düzeyde yer alır. Psikolog bir nörolog gibi çalışamaz. Fakat psikolojinin temelinin fizyoloji ve nörolojiye dayandığını bilir. Kısaca:
8 Kişilikte geçmiş yaşantılar bunları örgütleme işlevleri, soyut ve kavramsal özellikler, fizyolojik süreçlerin temeline dayanarak bütünsel olarak rol oynarlar.
9 Kişilikte, Freudçu yaklaşım doğrultusunda, bir enerji sisteminin bulunduğuna, id-ego-süperego katmanlarının varlığına, ilgi, alışkanlık ve hepsinden önemlisi bir gereksinim sisteminin yer aldığına inanır. (197–198)
Kişilik Dinamiği
Öncede belirttiğimiz gibi Murray kişilik yapısında id-ego-süperego üçlüsünün varlığını ve Freudçu öğretinin bu konudaki esaslarını kabul etmiştir.
İd enerjinin kaynağıdır. Aynı zamanda kişinin kendisince ve çevresince kabul edilmez görünen dürtülerinde kaynağıdır. Hazza yönelik ve başkaldırıcıdır. Ego bu asi ve zor zapt edilir güç kaynağını terbiye etmeye, ehlileştirmeye ve gerçeklerle uzlaştırmaya yönelik çaba içindedir. Ego davranışın örgütleyicisi ve birleştiricisidir. Superego ise Freud’un da dediği gibi kültürden naklen gelmiş değerler ve yargılar sistemidir. Neyin iyi, doğru neyin de yanlış ve kötü olduğunu belirler. Bireye aileden, aileye ise kültürden geçer. Kişi bu değerleri içselleştirir, kendine mal eder.
Süperego’yla çok yakından bağlı olan ego-ideali vardır. Her bireyin kendince olmak istediği bir “en iyi ben”, kavramı geliştirir. Bu ego ideali süperego’ya tam ters düşebilir. Ör. birey iyi bir kumarbaz veya haydut olmak isteyebilir. Ama genellikle ego-ideali süperego’nun gösterdiği doğrultuda çalışır.
Kısaca insan kim olduğunu, nereye gittiğini ve nasıl gideceğini id, ego, süperego ve ego-ideali çerçevesinde tanımlar. Bu üçlünün çeşitli bileşimleri olabilir. En arzu edilen güçlü bir ego ve bu ego tarafından tatmin edilebilen bir id ve suçlayıcı olmayan, zararsız bir süperego’dur. Bunlara uygun gelişmiş bir ego-idealinin gerçekleşmesi ise mutlu bir yaşama işaret eder. Farklı kombinasyonlar çeşitli ruhsal bozuklukların habercisi olurlar.
Murray’a göre kişilik yapısına dinamiklik kazandıran, zihinsel, sözlü veya motor davranışlara yön veren gereksinimler sistemidir. Bu konu kuramının temel yapısını içerir. (200)
GORDON ALLPORT VE PERSONALİSTİK PSİKOLOJİ
Kişilik Tanımı
Alıport kişiliği “bireyin çevresine özel uyumunu belirleyen psiko-fizyolojik sistemlerinin dinamik örgütü” olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama çağdaş psikolojinin kişilikle ilgili hiyerarşik, bütünleyici, uyum ve sınıflayıcı dinamizm kavramlarının hemen hepsini içermektedir. Bu kavramları açıklayalım:
Dinamik örgütlenme sürekli değişen ve gelişen özellikle uyuma yönelik bir işlevdir. Psikofizyolojik sistemler ise alışkanlıklar, özel ve genel tutumlar ve diğer psikofizyolojik sistemleri kapsar. Psikofizyolojik eğilimlere treyt adını vermiş olan Allport bu kavramı kuramının temeli durumuna getirmiştir. Belirleyicilik ise kişiliğin bir şeyler yapan ve ortaya çıkaran yönünü vurgular. Kişiliği oluşturan sistemler aynı zamanda davranışları belirler. Bunlar yeterli uyaranlar ortaya çıktığı zaman uyumlu davranışları ve ifade biçimlerini yaratan eğilimlerdir. Özel olma Allport tarafından defalarca altı çizilmiş bir kavramdır. Her birey kendine özgü bir kişilik sistemi geliştirir. Kişilik zaman içinde ortama göre niteliksel bir özelik taşır. Çevreye uyum hem işlevsel hem de evolusyonel bir önem taşır. Kişilik Allport’a göre bir «sağ kalma» biçimidir. Uyum ise bu sağ kalışın sağlıklı olma boyutunu kapsar. Uyum bir tepki değildir. Hem beceri hem de pasif uyma davranışlarını içerir. (207)
ORGANİZMİK VE HOLİSTİK KURAMLAR: GOLDSTEİN VE MASLOW
KURT GOLDSTEİN VE ORGANİZMİK KURAM
Kişiliğin Dinamiği
Bütünsel yasalar, kişilik dinamiğinin temelinde işlev görür.
Bir başka deyimle bu yasalar eşliğinde bireyde
1. Organizma merkezdir.
2. Benlik gerçekleşmesi temel amaçtır.
3. Çevre ile uzlaşma ana süreçtir.
Bunları sırayla ele alalım:
(1) Organizmanın merkez oluşu görüşünü Goldstein eşitleme kavramı ile açıklamıştır. Organizmada bulunan enerji dengeli bir biçimde dağılmıştır. Enerjinin sabit-dengeli dağılımı organizmanın doğal koşullarda içinde bulunduğu ortalama gerilim düzeyinde gözlenir. İşte bu ortalama enerji (veya gerilim) dengesinin, eşit-dengeli dağılımına eşitleme denir ve organizma sürekli bir eşitleme çabası yaşar. Ortalama insan enerjiyi sadece kullanmak ve dışarı atmak istemez, bunu eşitlemek ister. İşte gerilimin dengelendiği Plimsoll çizgisi veya düzeyi organizmanın merkezleşmesini simgeler. İyi merkezleşme organizmanın çevresi ile başa-çıkmasını sağlar. Tam merkezleşme ideal holistik durumdur. Bunda tam denge ve eşitleme vardır.
Eşitleme ilkesi davranışların süreklilik kazanması, düzeni ve bütünselliğini açıklamak için kullanılmıştır. Yeterli bir ortamda yeterli bir organizma bozucu uyaranlar karşısında dahi dengesini kaybetmez. Enerjilerin yeniden dağılımı, özellikle dengesiz dağılımı çalışmalar sonucu belirir. Olgunluk ve deneyim kazanan birey çatışmalar karşısında yeterli kararlar verebilecek ve dengesini sürdürebilecek güçtedir.
(2) Kendini gerçekleştirme ise organizmik kuramda insan davranışlarının başlıca güdüsü olarak ele alınmıştır. Açlık, cinsellik, güç, başarı, sevme-sevilme, merak hep bu temel güdünün ikincil boyutları veya uzantılarıdır. Aç olan yemek yiyerek, cinsel dürtüsü olan bir eş bularak, merakı olan öğrenerek, başarmak isteyen ise başararak kendini gerçekleştirir.
Kendini gerçekleştirme insan doğasının yaratıcı, üretici niteliğidir. Her gereksinim bir boşluk ve yetersizlikten kaynaklanır. Bunların yerinin doldurulması gerçekleşmek demektir.
Gerçekleşmek amacı evrenseldir. Fakat insanların nasıl ve ne şekilde gerçekleştikleri hem onun yeteneklerine hem de içinde bulundukları kültür ve çevreye göre değişeceğinden bireysel farklılıklar gözlenir.
İnsanın gizil-güçleri nasıl saptanır? Bu bireyin tercihlerinden ve neleri daha iyi yaptığından anlaşılır. Burada Goldstein ölçü ve değerlendirme sorununa değinmiş, nesnel araçların geliştirilmesine önem vermiştir. Ayrıca gizil güçlerin bilinç dışı önemine ve bunun ölçüm sorunlarına da değinmiş fakat gizil güçlerin daha çok bilinçli olduğunu ve doğrudan ölçülebilir olduklarını savunmuştur.
(3) Çevre ile baş etme veya uzlaşma konusu ise Goldstein’in kuramında önemli bir yer kapsar. Çevre ve nesnel dünya organizma için son derece önemlidir. Gizil güçlerini bu çevrede gerçekleştirir. Bu nedenle çevre ile baş etmek ve uzlaşmak zorundadır. Çevre onun amaçlarına ne derece iyi hizmet ediyorsa o oranda zengin ve yeterlidir. Ne derece onun gelişimini bozuyorsa o denli sorun yaratır, engelleyicidir. Şu halde birey çevresi ile sürekli bir ilişki içinde bulunur ve bu ilişkinin de benliğini gerçekleştirici özellikte olması zorunludur. Aksi halde uyumsuzluklar ve psikopatoloji ortaya çıkar.
Goldstein normal insan “çevresi ile olan ilişkilerinde kendini gerçekleştirme olanağını bulmuş, kendini en üst düzeyde geliştirmiş yaşama sevinci olan insan” olarak tanımlamıştır. (218–220)
MASLOW ve HOLİSTİK KURAM
Goldstein ve Adler’in önemli etkisinde kalan Maslow “Kendini Gerçekleştirme” kavramını onlardan almıştır. Maslow birçok yönden davranışçı psikoloji ile humanistik psikoloji arasında köprü oluşturmuştur. Maslow onun çağına kadar psikolojinin daha çok insanların zayıf tarafları üzerinde, bozukluklar üzerinde durduğunu gözlemiştir. İnsanların güçlü yönlerinin yeterince kavranılmadığını, açıklanmadığını ileri sürmüştür. İnsanın özellikle Freudçu görüşte savunulduğu gibi acıdan kaçan bir mekanizma içinde yaşamadığına inanmıştır. Ona göre insan temelde mutluluk arar. Acıdan kaçmak kaçmak ana motif değildir. İnsanın daha güçlü, mutlu iyimser ve olumlu yönleri Maslow’un psikolojisinin konusu olmuştur. Ona göre:
1. İnsanın temel bir yapısı vardır. Bu yapıda organik ve biyolojik gereksinimler, eğilimler ve kapasitelerin yanında, ruhsal gereksinimler, kapasiteler ve kültür ve çevre doğrultusunda veya etkisinde gelişmiş davranış eğilimleri yer alır.
2. Normal, sağlıklı insanlar gizil güçlerini gerçekleştirme yönünde davranırlar.
3. Psikopatoloji insanın temel, doğal kendini gerçekleştirici yapısı engellendiğinde ortaya çıkar. İyi ve doğru olan bu gerçekleşme eğiliminin desteklenmesi kötü olan ise ket vurulmasıdır.
4. Psikoterapi bu engelleri, çatışmaları kısaca gelişimi ortadan kaldıran etmenleri ortadan kaldırmayı amaçlar.
Kısaca Maslow insanı bütüncü-holistik bir yaklaşımla ele almış, davranışlarda temel gereksinimlerin hiyerarşik etkileşime inanmış, çevre ilişkilerinin kendini gerçekleştirme güdüsündeki rolünü kabul etmiş, insan sağlığına yönelik temel doğasına inanmış, normalliği ideal insan durumu olarak değerlendirmiş, doruk yaşantılarının insan yaşamındaki zenginleştirici yönünü incelemiş çağımızın hem psikoloji hem de psikiyatri dalında katkılan büyük önemli bir bilim adamıdır.
Gereksinimler Hiyerarşisi
Maslow insan kişiliğinin olgunlaşma süreci geçirdiğini ve bu süreçte sıralı hiyerarşik gereksinimler ile çevre ilişkileri ve uyumun önemli rol oynadığını ifade eder. İnsan gereksinimlerinin prioritelerine ve çözüm bulma acilliğine göre bir sıra takip ettiğini savunmuştur. En acil olan, en çabuk çözüm bekleyen gereksinimler en alt basamaklarda yer alırlar. Bunlar sırayla:
1. Fizyolojik gereksinimler: açlık, susuzluk gibi homeostalik gereksinimlerdir.2. Korunma gereksinimleri: tehlikeden uzak yaşama gereksinimleridir.3. Sevgi ve ait olma gereksinimleri.4. Saygınlık gereksinimleri.5. Kendini gerçekleştirme gereksinimleri.6. Kognitif veya bilişsel gereksinimler, öğrenme gereksinimlerini kapsar.7. Estetik gereksinimlerdir. Güzeli ve iyiyi arama arzularını kapsar.
Her insan yukarıdaki sırayla gereksinimlerini doyurmaya çalışır. Alt basamak tatmin olmadan bir üst basamağa geçilemeyeceği genel bir kuram olmakla beraber özel durumlarda kişi bu sırayı bozabilir.
Maslow gereksinimler hiyerarşisi kuramıyla dünya çapında ün yapmıştır. Ona göre gereksinimlerini bu hiyerarşik sıra içinde son basamağına kadar gerçekleştirebilmiş insanlar kendilerini gerçek anlamda gerçekleştirmiş az sayıda mutlu kimselerdir. Bu tür kimseler üzerinde de Maslow incelemeler yapmış ve kendini gerçekleştirmiş bu ender insanların bazı özelliklerini gözlemiştir. Aslında insanların çoğu gereksinimlerini alt üç veya dört basamakta doyuma ulaştırabilmekte, üst basamaklara çıkmaya yaşam koşullan elvermediğinden ulaşamamaktadır. Nedir bu ender insanların özellikleri?
Kendini Gerçekleştirmiş Bireyin Özellikleri
Lincoln’den Einstein’a, Bn. Roosevelt, Jefferson, Whitman, Thoreau ve Beethoven’e kadar pek çok ünlü kendi deyimiyle “nadir kuş”un biyografyasını incelemiş ve şu ortak nitelikleri görmüştür. Bu gibi kimseler,
1. Gerçekçidirler. Gerçekleri görür ve değerlendirebilirler.2. Kendilerini, diğer insanları, çevreyi ve doğayı olduğu gibi kabul ederler.3. Spontandırlar. Duyguları ve davranışları kendiliğinden ve doğaldır.4. Problem-merkezlidirler. Yani ben merkezli olmayıp soruna yöneliktirler.5. Özel ve uzak insanlar gibi görünürler. Özel yaşamlarına ve mahremiyetlerine değer verirler.6. Bağımsız ve otonomdurlar.7. İnsanlardan ve nesnelerinden zevk alırlar. Stereotipik değillerdir. Tazelik ve canlılık taşırlar. Duygularında dirilik vardır.8. Pek çoğu doğaüstü veya mistik deneyimler geçirmiş, insanüstü yaşantılar yaşamışlardır.9. İnsanoğlu ile kendilerini özdeşleştirmişlerdir.10. Az sayıda insanla çok derin ve anlamlı ilişkileri bulunur.11. Değerleri ve tutumları demokratiktir.12. Sonuçla sonuca götüren araç ilişkisini ayırmışlardır. Her ne pahasına sonuca gitmeyi yeğlemezler. Bunları gerçekçi biçimde tartarlar.13. Şaka anlayışları vardır. Bunda saldırgan ve can acıtıcı olmaktan çok felsefidirler.14. Yaratıcıdırlar, hem de büyük ölçüde… ve15. Kültüre veya topluma uymak için çaba göstermezler. Konformist değildirler. (221–224)
TİPOLOJİ KURAMLARI ve SHELDON
İnsanlar tarihin ilk dönemlerinden beri beden yapısı ile kişilik yapısı arasında bir bağ kurmuşlardır. Şişman, tombul olanlar neşelidir, uzun ince olanlar içe kapanıktır, gözlüklü saçı az olanlar entelektüel olurlar, kısa boylu esmerler fitne-fücur, dedikoducudurlar gibi. Bu inançlar için uzun bir lügatçe çıkarmak da mümkündür.
Pek çok bilim adamı kalıtsal-bedensel etmenler ile kişilik arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Bunlar arasında Hipokrat (M.Ö.5.yy), Lavater (1804), Gall ve Spurzheim (1809), Rastan (1924), Viola (1909), Sigeud (1914), Naccarati (1921), Kretschmer (1921) ve Sheldon (1940)’u sayabiliriz. Sheldon çağdaş tipoloji kuramcılar içinde en ünlü ve etkili olanıdır. Onun kuramının ayrıntılarına girmeden önce bu kuramların geçmişine kısaca değinelim.
Bu kuramlar kalıtsal yapı özellikleri ile kişilik arasında ilişki bulunduğuna inanmışlardır. Temel ilkeler şöyle sıralanabilir:
1. Genetik ve doğuştan var olan faktörler, yani kalıtsal ve rahim içi ortama ait etmenler kişilikte rol oynar. Bunlar genellikle sabit etmenlerdir.
2. Bedenin temel yapısı ile davranışlar ilişkilidir. Bunlar bedenin morfolojisi, fizyolojisi ve endokrin fonksiyonları içerir. Bunlar genellikle daha labil etmenler olup çevresel etmenlerden etkilenirler. Alışkanlıklar, sosyal tutumlar, eğitim v.s. tarafından etkilenirler.
3. Böylelikle yapısal psikoloji bedenin morfolojik ve fizyolojik yapısı ile davranışlar arasındaki ilişkiyi inceler. Prenatal etmenler, fiziksel yapı ve biyolojik işlevler kişiliği doğrudan etkiler.
4. Davranışlar kişinin biyolojik yapısı ile doğrudan ilişkilidir. (226)
Beden Yapısı
Sheldon’un kuramı basit, kesin ve açıktır. Davranışlarda temel etkinlik gösteren fiziksel ve duygusal değişkenler açıkça tanımlanmış ve adlandırılmıştır. Bulguların değişebilirliğini tamamen inkâr etmemekle birlikte bunlara inancı kesindir.
1) Ona göre bedenin varsayımsal, kalıtsal, ölçülebilir, biyolojik bir yapısı vardır. Buna morfogenotip demiştir.
2) Gözlenen, ölçülen dış fizik ise fenotiptir.
3) Somatotip morfogenotipin ölçülmesini amaçlar. Daha çok genotip’in ölçümüne dayanır.
Beden Boyutları
Fotoğraf teknikleri ile bedenin ölçülmesi sonucu somatotipleri saptamaya çalışmıştır. Bedende bulunan primer boyutları binlerce denek üzerinde ve çok sayıda değerlendiricinin görüşleri alınarak ölçülmüş ve vardığı sonuçları şöyle özetlemiştir. Üç tür beden yapısı vardır. Bunlar:
1) Endomorfi: Bunlar yumuşaklık ve yuvarlaklık ile karakterize olurlar. Suda yüzen, yağ oranı çok, kas ve kemik oranı düşük tombullardır. Hazım cihazları başattır. Buna Viserotoni denir.
2) Mesomorfi: Sertlik ve köşelilik ile karakterize olurlar. Kemik ve kas oranı yüksektir. Kuvvetli, güçlü ve dayanıklıdırlar. Atletler, askerler, maceracılardır. Mesodermal embiryonik katmanlar başattır. Buna Somatotoni denir.
3) Ektomorfi: İnce, uzun, sıska, koca kafalı entelektüellerdir. Kas ve yağ oranı düşüktür. Hastalıklara dirençsiz, güçsüz, kuvvetsizdirler. Beyin başattır. Buna Serebrotoni demiştir. (229)
Kişilik: Beden Yapısı ve Mizaç
Davranış örgütlerinin, yani kişilik yapısının beden yapısı ile iç içe olan mizaç yapısından kaynaklandığını belirten Sheldon üç beden yapısının karakterize ettiği üç duygusal eğilim veya mizaç türünün bulunduğunu savunmuştur. Bunları 650 duygusal treyt’in beden yapıları ile karşılaştırılmasından elde etmiştir. Korelasyon analizlerine dayanarak elde ettiği bulgulara göre:
1. Viserotoni: Gevşeme, sosyabilite, yemekten haz duyma, insanları sevme, geç tepkiler, tolerans, sakinlik, rahat insan olma ile karakterize olan kimselerdir. Mide-hazım organları başat olan endomorfların mizaçları bu sınıftadır.
2. Somatotoni: Enerji, hareket, güç, saldırganlık, güç gösterisi, kendini ortaya koyma, macera sevgisi, risk ve atılım eğilimi, duygusal yönden katı ve duyarsız olma, gürültücülük, yüreklilik ve dar yerlerde sıkılma ile karakterize olan kimselerdir. Hareket güç ve hükmetme özellikleri önde gelir. Daha çok kas ve iskelet sistemleri başat olan mesomorflar bu sınıfa girer.
3. Serebrotoni: Tereddüt, kuşku, içe kapanıklık, çabuk tepkiler, sosyofobi, çekingenlik, yalnızlık arası, ses tonunun alçak oluşu, uyku düzensizlikleri, heyecanlılık, dar-kapalı yerleri sevme ile karakterize olan kimselerdir. Daha çok beyin hâkimiyetindeki ektomorlar bu eğilimleri taşır.
Sheldon her mizaç türü, yani viserotoni, somatotoni ve serebrotoni için 20 basamaklı karşılaştırılabilir bir cetvel geliştirmiş ve bireyleri bunun üzerinde değerlendirmiştir. Geniş örneklem grupları üzerinde korelasyon tekniği ile yaptığı çalışmalarında duygusal eğilimler veya mizaç ile somatotip arasında bağlar aramış ve yüksek korelasyonlar saptanmıştır. Bulgularını genel psikolojiye daha birçok katkı olarak değerlendirmiştir. (231)
FAKTÖR KURAMLARI, EYSENCK VE CATTELL
EYSENCK VE KİŞİLİK BOYUTLARI

Kişilik Yapısı
Eysenck çağdaş kişilik kuramlarının pek çoğunun anlaşılmaz, ölçülmez, karmaşık kavramlarla dolu olduğunu ifade etmiştir. Ona göre önemli olan az sayıda fakat açık seçik ve özenle belirlenmiş boyutların saptanmasıdır.
Kişiliğin tanımı Allport’a yakın bir biçimde yapılmıştır:
“Kişilik insanın gerçek veya gizil davranış örgütlerinin tümünü kapsar. Bunlar hem kalıtım hem de çevre etmenlerinden kaynaklanıp karşılıklı etkileşim sonucu biçimlenir.” der.
İnsan kişiliğinde dört temel boyutun bulunduğunu ifade etmiştir.
Bunlar:
1) Bilişsel boyut (zekâ)
2) Değerlendirici boyut (karakter)
3) Duygusal boyut (mizaç)
4) Somatik Boyut (yapı)’tur.
Son boyut yani somatik-yapısal boyut Eysenck’in tipoloji kuramlarından etkilenişi yansıtır. Birçok çalışmasında beden yapısı özetliklerine değinmiştir.
Eysenck’ın kuramında treyt ve tip kavramları son derece önemlidir. Treytler gözlenen bireysel davranış eğilimleridir. Bireyin alışkanlıkları ve tekrar eden davranışlarının düzenliliğini içerir. Tip ise treyt sendromlarının oluşturduğu daha genel ve kapsamlı davranış örgütleridir.
Eysenck son çalışmalarında tutumlar ve ideolojiler üzerinde de durmuştur. Bunların da tip ve treyt gibi kişilikte üst düzeyde yer alan değişkenler olduğunu söylemiştir.
Ona göre kişilik hiyerarşik bir düzeyde davranışların örgütlenmesidir. En üst genelleme tipleridir. En altta ise özel bireysel davranışlar vardır.
1) Özel davranışlar bir ortamda bir kere gözlenir.
2) Alışkanlıklar benzer ortamlarda benzer olarak beliren davranışlardır.
3) Treytler alışkanlıkların örgütlenmesidir.
4) Tipler ise treytlerin örgütlenmesidir.
Davranışların bu şekilde dört düzeyde sınıflanmasını yaptıktan sonra Eysenck faktör analizi yöntemiyle
1) Tipler genel faktörlerdir,
2) Treytler grup faktörleridir,
3) Alışkanlıklar özel faktörlerdir,
4) Özel davranışlar ise hata faktörleridir demiştir.
Zekâ, karakter, mizaç ve bedensel yapıda faktörlerin ayni şekilde ayrımlaştığını belirtmiştir. (235–236)
CARTELL VE KİŞİLİK FAKTÖRLERİ
Kişilik Kuramı
Kişiliğin treyt yapısı olduğunu belirtmiştir. Bu treytlerin de faktör analizi ile saptanması gerektiğini savunmuştur. Kişiliğin insanın belirli bir ortamda ne yapacağını belirleyen faktörler bütünü olduğunu söylemiştir. Psikolojik araştırmaların amacının, değişik insanların her çeşit sosyal ve genel ortamda neler yapacağını tahmin eden yasaların bulunmasına yönelik olmaları gerektiğini belirtmiştir. Kişiliğin her türü gözlenen ve gözlenemeyen bütün davranışları kapsadığını söylemiştir.
Kişilik yapısında bazı katmanların bulunduğunu varsayan Catten bunları treyt, erg, meta erg, benlik ve özel denklemler olarak açıklar:
Treytler en önemli kavramdır. Bunlar davranışlara yön ve çerçeve kazandıran devamlılık ve düzen getiren eğilimlerdir. Treytler bütün insanlarda (1) ortak veya kişiye özgü özel olabilirler (2) kaynak veya yüzey treytleri olabilirler (3) dinamik treytler veya yetenek treytleri biçiminde bulunurlar.
Kaynak treytleri kişiliğin temel özelliklerini oluşturan yapılardır. Bunlar gelişim, psikosomatik ve örgütleme işlevlerinin temel treytleridir. Yüzey treytler ise kaynak treytlerinin birbiri ile olan ilişkisinden doğarlar. Dinamik treytler kişiyi bir amaca veya hedefe götüren harekete yönelik olma treytleridir. Hız, enerji ve duygusal reaktivite treytleridir. Bunlara mizaç treytleri de denir. Yüzey treytleri ise kişinin yaşam tarihçesi, kendini değerlendirmesi ve nesnel testlere değerlendirilen, kaynak ve dinamik treytlerin ilişkisi sonucu oluşan davranış eğilimleridir. Sayıları 50–60 civarında olan yüzey treytleri vericilik-hilebazlık, güvenirlik-güvenilir olmayış, bebeksi-olgun, bencil-düşünceli, mantıklı-akılsız, iradeli-iradesiz, otorite karşısında boyun eğici, uzlaşıcı, utangaç-gösterişçi olma boyutlarında değerlendirilmiştir.
Erg’ler yapısal, dinamik kaynak treytleridir. Bunlar doğuştan vardırlar fakat yaşam boyunca şekil alırlar. Fiziksel eğilimleri, becerileri, dikkat, algı öğrenme yeterliliklerini simgelerler. Algısal, duygusal, enstrümantal ve doyumsal özellikler taşırlar.
Metaergler ise çevre tarafından kalıplanan dinamik kaynak treytlerdir. Deneyimsel ve sosyo-kültürel faktörleri simgelerler. Yapısal belirleyiciler rol oynamaz. Ergler doğuştan gelir, metaergler ise sonradan gelişir. Tutumlar, ilgiler ve sentimentler metaerglerdir.
Sentimentler en önemli metaerglerden olup bireyin belirli olay ve nesnelere yönelik oluşu ve bunların karşısında gösterdikleri davranış eğilimlerini simgeleyen dinamik treyt yapılarıdır.
Sentimentler arasında özel ilgi alanları, iş ve hobi seçimi, oyun ve spor tercihleri, din, vatanseverlik, mekanik ilgiler, superego yapısı ve benlik algılayışını sayabiliriz.
Bunların hepsi de dinamik treytler olup ilgiler tutumlara, tutumlar sentimentlere, sentimentler de erg’lere bağımlıdır. Cattell bunlara dinamik-örgü demiş ve geometrik şekillerle somutlaştırarak göstermiştir. Erg amaçlarına giden yolların doğrudan değil dolambaçlı olduğunu, dolaşarak gittiğini söylemiştir.
Benlik treytlerin ve ergIerin dinamik örgü içinde örgütlenmesi sonucu oluşan stabil algılar olduğunu söylemiştir. Benlik psikanalitik terimlerle ifade edildiğinde ego ve superego sistemlerini simgelediği ileri sürülmüştür.
Özel denklem ise bütün bu treyt, erg, metaerg, sentiment ve dinamik örgü sistemlerinin her insanda olduğu şekli belirtmeye yarayan bir formül, sayısal bir denklemdir. (239–240)
VAROLUŞÇU PSİKOLOJİ
Varoluşçu psikoloji orta çağlardan beri etkisini sürdüren Kartezyen düşünce tarzı ve bilimsel materyalizme bir tepki olarak 20. yüzyılın başlarında, özellikle II. Dünya savaşından sonra hızlanarak gelişen, hem felsefe hem de sosyal bilimleri psikoloji ve psikiyatrinin yanı sıra etkileyen, psikolojik bir kuramdır.
Varoluşçu psikolojinin önde gelen isimleri Heidegger, Jaspers, Marcel, Sartre, May, Binswanger, Husserl, Laing ve diğerleridir. Alman romantizmi, Hegel’in felsefesi ve Kirkegaard’ın göruşlerinden büyük ölçüde etkilendikleri bilinir.
Varoluşçu psikolojinin bir tepki ve başkaldırı olduğunu belirtmiştik. Onlara göre insan doğa içinde çelişkili bir konumda bulunurlar. Bir tarafta bu dünyadandırlar. Onun bir parçasıdırlar. Her canlı organizma gibi insan da doğanın ve evrenin içinde, ondan ve ona ait bir parçadır. Evren, doğa ve insan birdir. Fakat diğer taraftan insan özel yetenekleri ve bilinci ile evrenin içinde yaşasa bile ondan ayrı özgür ve bağımsızdır. İnsanın hem doğanın bir parçası olması hem de ondan bağımsız bir bütün olması yaşamın en özgün ikilemidir. İnsanın karşılaştığı en önemli sorundur.
Varoluşçular hümanisttirler. Yani insanın incelenmesi ve ele alınması teknolojik ve fizik yöntemler ile yapılamaz. İnsanın öznelliğini içeren, yani subjektivitesini içeren, yeni bir nesnellik kavramı ile incelenebilirler. Bu yaklaşım, yani humanistik yaklaşım insan merkezlidir. Özne ve nesne arasında bir ayırım kabul etmez ve insanın davranışlarına egemen olan apriori koşulları reddeder. İnsanı kuramlar, yöntemler, tedavi şekilleri kısaca bilim karşısında yer alan, ikincil durumda görmez. Yaşam ve dolayısıyla kişi ve onun öznelliği birinci plandadır. Varoluşçuluk öznelliktir.
Varoluşçuluk bir anlamda onun tersi olanın yani esasçılığın ne olduğunun anlaşılmasıyla daha doğru yorumlanabilir. Esasçılıkta bir nesnenin, olgunun, kavramın kısaca her şeyin ne olduğu, o şeyin özellikleri saptanarak anlaşılır. Bir nesnenin esasları bilinmediği taktirde o nesne, o nesne değildir. Bir heykeltıraşın zihninde oluşmadan önce şekil belirmelidir. Bu şekle göre mermer biçimlenir. Varoluşçu psikolojide bu yaklaşım nesnel varlıklar için doğrudan fakat insanlar için geçerli olamaz. İnsan evrendeki nesnelerden farklıdır. Zihni de, gelişmesi de farklıdır. İnsan için yaşam ve varoluş “esas”‘dan önce, sonra ve onun üstünde gelir. İnsanın varoluşunda ise insanın kendisinden başka hiçbir etmenin veya yapının etkisi bulunmaz. İnsanın esası onun varoluşudur. İnsan için hiç bir esas doğrulanamaz, böyle bir esas kalıcı bir aynilik demektir. İnsan ise kendini sürekli aşan ve değiştiren bir yapıdadır. Şu halde esasçılık varoluşçulukta geçersizdir. (243–244)
Atılmışlık Kavramı
Heidegger’in özenle incelediği bir durumdur. Ona göre bütün canlılar gibi insan da hiç kendisine sorulmadan bu evrene adeta atılmıştır. Kendilerini adeta hiç hesapta yokken bu dünyada bulurlar, ister istemez gelmişlerdir. Artık varolmaktan başka seçenekleri yoktur. Fakat boşluktan geldikleri gibi yine boşluğa döneceklerdir. Bu iki uç arasında vardırlar.
Yaşam önceden belirlenmiş bir reçete veya kaderle kendilerine gelmez. İnsanı yönlendirebilecek içsel veya dışsal hiç bir dayanakları yoktur. Biyoloji, tarih, insana kim olduğunu söyleyemez. Bir tek kendisi vardır ve sadece kendisine güvenebilir. Ayrıca Allah, Tanrı veya Nirvana, Cennet, Cehennem de yoktur. Yaşarken de öldükten sonra da dayanabileceği temel bir güç, kendini aşan bir gerçek yoktur. Tek bilinen içinde yaşadığı gerçek ve geleceği hakkında karar verebileceğidir. Yaşamının da ölümünün de, kısaca varlığının nedenini bilemez fakat yaşamaya inanmak zorundadır aksi halde ölümü seçmek zorunda kalır. Fakat nasıl olsa ölecektir. Kişi için tek seçenek vardır, o da fazla soru sormadan yaşamaktır, varolmaktır. Ancak varoluştan sorumludur.
Bireyin davranışlan ve tercihleri son derece önemlidir. Zira sadece kendisinden de sorumlu değildir. Davranışlarının başkaları ve çevresi üzerinde bıraktığı etkilerden de sorumludur. Davranışları ile değerler yaratır, bir çevre ve eserler yaratır. Yaptığı her şey kalıcıdır. Geriye alınamazlar. Bozulup tekrar edilemezler. İntikamın, düzeltmenin veya suçluluk duymanın anlamı yoktur, olan olmuştur. Şu halde davranışların sorumluluğunu taşımak, bunların sonuçlarının bilincinde olmak son derece önemlidir.
Bir insanın yaşamı, kendisini ve çevresini nasıl algıladığına, durumunu açık seçik değerlendirebilmesine, kabul ve hareket kararlılığına, gücüne ve etkinliğine bağlıdır. Kısaca kendisi, çevresi ve diğerleri ile olan yeterli ilişkilerine bağlıdır. Davranışlarında bilinçli ve özgürdür, sonuçları da aynen öyle karşılayabilmelidir.
Varoluşçular insanın atılmışlık ve çaresizlik durumunu bir kötümserlik içinde değerlendirmezler. Zira insan karar verebilecek güçtedir. Bağımsız ve özerktir. Durumu açıktır: Vardır, ne sebeple olursa olsun, sonunda ölecek bile olsa yaşamaktadır ve bu yaşamı istediği gibi şekillendirebilir. Sartre varoluşçulann kötümser olmadıklarını, aslında iyimser bir kararlılık ve güç içinde bulunduklarını savunur.
İnsan ancak kendi rızası ile kötümserliğin, kararsızlığın, belirsizliğin ve ümitsizliğin bunalımına ve pençesine girer. Ancak kendi davranışlarının sonucu bir sis bulutunun altında kaybolur. Önemli olan kendi geleceğinin dizginlerini kendi eline almayı bilmesi, bunun sorumluluğunu bilinçli olarak yüklenmesidir. Ancak o zaman belirsizlikten kurtulur, yaşamı anlam kazanır ve mutlu olur. Kendine inanması gereklidir. Kendi kaderi kendi ellerindedir.
Sorumluluk zorunluluk demek değildir. Özgür iradesiyle seçim yapmak ve bu seçimin gerektirdiklerini kabul etmektir. Ciddi bir dünyada başkaları ile ciddi bir biçimde yaşadığının bilincine varmaktır. Hayal aleminde yaşamamalıdır. Özgür olduğunu bilmeli, yarını yaratabileceğini görmeli ve bu bilinçle yaşamalıdır.
Bilinç ve Mantık
İnsancı varoluşçular için gerçek o insana göre olan ve yaşanan dünyadır. Aslında bilinç de, ortam da gerçek de birbirinden ayrı olmayan aynı düzlem üzerinde yaşanırlar. Bilinç sanki gerçekleri uzaktan değerlendiren ayrı bir olgu olarak görünürse de aslında bunun bir parçasıdır. Bilinç ancak özgür kararlar alındığında insanın farkında olduğu bir yaşantıdır. Gerçeğin bir parçasıdır.
Bilincin bir yaşantı ve gerçeklerin uzantısı olarak ele alınışı varoluşçu terapinin esasını oluşturmuştur. Bu terapilerde bilinç ve yaşantı eşdeğerde ele alınmış ve yaşantının analizine gidilmiştir.
Bilinç ve yaşantı ve bunların efendisi olarak insan iç içe, el ele görülmektedir. Böylece kişi kendini özgür iradesiyle yaşar. Önemli olan seçimlerini yeterli olarak pişman olmayacağı biçimde yapmasıdır. Zira o zaman iş işten geçer. Geri dönemez. Davranışlar sonuç doğurur. Bunlar olumlu yollar açan veya olumsuz sonuçlar yaratan, mutsuzluk doğuran sonuçlar olabilir. Kişi bunların bilincinde olmalı ve sorumluluğunu taşımalıdır. Kötü sonuçlar doğuran tercihler genellikle kişinin kendisinde bu kapasiteleri, yanlış olarak görmesiyle ilgilidir Böyle insanlar gerçekleri iyi değerlendiremeyenlerdir. Aslında gerçeklerin hepsi kişinin içindedir. Yani iyi gerçek de kişinin kendi yarattığı gerçektir. Onun dışında var olan kesinlikler değildir. İrade amaç ve yorum önemlidir. Yorumda ise algı önemlidir. Kısaca gerçek “size nasıl geliyorsa öyledir”. Bireyin niyeti önemlidir. Varoluşçulukta niyetlilik son derece önemli bir kavramdır. İnsanın niyetlerinin nitelikleri, bilinci, sorumluluğu varoluşu biçimlendirir, yaşamı şekillendirir. İnsan ile dünya arasındaki en önemli bağ niyetliliktir. Bu konunun özellikle Husserl ve Sartre tarafından vurgulandığı gözlenir.
Varoluşçu psikoloji kısaca özgün irade ve bunun tersi olan kendini aldatma psikolojisidir. Kendini aldatma ise insanın önceden belirlendiği özgür olmadığı ve başka güçlerin ör. biyoloji, içgüdü, tarih, çevre, uyaranlar v.s. etkisinde olduğu inancını kapsar.
Davranışçılık, Freudçuluk ve daha nice kuram varoluşçular tarafından bu nedenle geçersiz kabul edilmiştir.
Varoluşçulara göre davranış bilinçlidir. Bilinç özgür niyet taşır ve bu niyetin bir amacı vardır. Böylece her davranışı kişinin niyetleri belirler. Her davranışın nedeni böylece kişinin bilinçli niyetidir. Görüldüğü gibi bu nedenler davranışçıların aksine kişinin dışında bir yerde değil, onun içinde, kendisi tarafından oluşturulmuştur, kısaca varoluşçuların nedensellik anlayışı Freudçu veya davranışçı yaklaşımdan farklıdır.
Özgürlük kavramı da kısıtlanmamış güç anlamını taşımaz. Bu özgürlük olasılıklar arasında tercih yapma serbestliğini kapsar. Alternatifler ise sınırsız değildir. Kısıtlıdır. Bireyin önünde her defasında bir kaç sayıda belirir ve birey arasında seçim yapar. Fırsatlar her insanın kapısını farklı şekillerde çalar. Özgürlük böylelikle ancak veriler arasında seçim yaparken belirir. Bireyin davranışı kısaca kendi iradesi tarafından belirlenmiştir. Fakat her seçim yeni alternatifler, yeni seçimler ve kısıtlar getirecektir. Böylece birey hem kendi hem de olaylar tarafından bir yandan kısıtlanırken bir yandan da özgürdür.
Bilinç Dışı
Varoluşçu psikoloji bilinç dışının Freudçu tanımına karşı çıkmıştır. Onlara göre bilinç dışı psikolojik işlevlerin bütün olduğunu kabul etmelerinden, bilen bir güç olmadan sansür ve bastırmanın mümkün olmadığına inandıklarından ve bilincin kendinde var olan bir şeye kör kalamayacağını savunduklarından yoktur.
Bilinç irade ve niyeti kapsadığından Freudçu terminolojinin dışına çıkar. Bilince çıkan her şey bilinçlidir. Onlara göre bilinç dışının bilinçlenmesi gibi bir şey mümkün değildir. Bilinmeyenin gücü de yoktur. Çünkü kişinin yaşamında değeri bulunmaz. Böylelikle yaşam süreci devamlı olarak bilinçli, niyetli ve iradidir. Geçmiş, an ve gelecek bilinçle yönelir.
Kendini Aldatma
Bilinç dışı veya bilmiyorum kavramı yerine varoluşçular, özellikle Sartre kötü inanç ve kendini aldatma kavramlarını kullanmışlardır. Kendini aldatma gerçekleri kendinden uzak tutma veya gerçekleri görmeme anlamına gelir. Burada bir düalizm veya ikilik yoktur. Yalan da yalan söyleyen de aynıdır. Aralarında bir ayrım yoktur. Kendini aldatma bilincin bütünlüğü içindedir. Bilinçaltı diye kendinden güçlü bir depo veya kara kutu yoktur.
Kendini aldatma bir durum değildir. Bir tercihtir. Bireyin gördüğünü ve bildiğini reddetmeyi tercih etmesidir. Bu tercihi bakmayarak, görmeyerek ve bilmezlikten gelerek yapar. Kişi özgür olmadığını, bir şeyi yapamadığını, yapmak istediği şeyin yapılamayacağını, fedakarlık yapması gerektiğini, duygularını kabul edemeyeceğini düşünerek bir anlamda ben-olmayanı tercih eder. Bu işine gelir.
Varoluşçulara göre insanın kendisinden saklı sırları olamaz. Böylece kendini aldattığını da bilir. Freudçu represyon kavramının tam karşısındadırlar. Onlara göre neyin saklanacağı bilinmezse o şey saklanamaz. Önce bilinçli olarak bilmek gerekir. İnsan sadece bilmeyi istemediği, bilmemeyi tercih ettiği şeyi bilmez. Yaşamı, kendisini ve insanı kendini aldatmadan görebilen insan sağlıklıdır, olumludur, olması gerektiği gibidir. Varoluşçu terapinin amacı kişinin bu gerçekleri görmesini sağlamaktır.
Varoluşçu kuramda bilinç reflektif veya pre-reflektif olabilir. Bireyin bilincinin dereceleridir. Bunlar hem kendisinin hem de nesnelerin göreceli farkındalığına bütünüyle sahip olmaktan sadece nesnelerin farkındalığına veya sadece kendinin farkındalığına göre değişebilmektedir.
Kendini aldatma kısaca sorumluluktan kaçmak amacıyla gerçekleri saptırarak örgütlemedir. Kişinin özgürlük ve sorumluluk karşısında paniğe kapılması ve seçim yapamamasıdır. Psikozlarda insanlar gerçek dışı bir yaşamı seçmişlerdir. Gerçek dünya onlara acı verdiğinden bu dünyanın sorumluluklarını taşıyamadıklarından gerçek olmayan “hasta” olarak nitelediğimiz bir dünyada yaşarlar. Kendilerinin kim ve ne olduğunu, nasıl bir dünyada yaşadığını bilmez, çünkü bilmemeyi tercih etmiştir. Gerçeklerin dışında başka gerçeklerin olabileceğine de inanmıştır. (245–249)
CARL ROGERS VE FENOMENOLOJİK BENLİK KURAMI
Fenomenolojik Alanın Bilinçli Yönü Olan “BENLİK”
Bazen kendimizi bir işe o kadar kaptırırız ki kendi kendimizin farkında olamayız. Ama normal koşullar sağlandığında insan kendi kimliği (Self identity) üzerinde düşünce, kim olduğu, nasıl olduğu konusunda bir tahminde bulunabilir. Yani benlik fenomenolojik alanın bilinçli bir bölümüdür. Rogers alan şekil kavramına başvurarak benliği anlatır.
Benlik bilinç düzeyine çıkınca, deneyimlerde oluşan alan üzerinde bir şekil oluşur. İnsanın deneyimlerinin çoğu algısal alanın zeminini oluştururlar. Ama kolaylıkla bir şekil olabilirler. Rogers’ın kişilik kuramında benlik kavramı önemli bir yer tutar. Benlik kişinin fenomenolojik veya algısal alanın bir bölümüdür. «Ben» hakkındaki bilinçli algılamaları içerir. Benlik kavramı kişinin kendi hakkında sahip olduğu bir imajdır. Özellikle «ben neyim?» gibi var olduğunun farkında olma ve “ben ne yapabilirim?” şeklinde işlevlerinin farkında olmayı içerir.
Benlik kavramı kişinin ne olduğu konusundaki görüşlerinin yanı sıra ne olması gerektiği ve ne olmak istediği konusundaki görüşlerini de içerir. Kişinin ne olmak istediği konusundaki görüşleri “ideal benliğİ” oluşturur. Bu terim bireyin ulaşmak istediği ve sahip olduğu takdirde kendisini çok değerli bulacağı benlik kavramını tanımlar. Aslında Rogers’a göre benlik kavramı kişinin kendi hakkında doğru ya da yanlış olan bir takım hipotezlerdir. Bu hipotezlerin örgütlenmesi ile biz bir benlik yapısından söz edebiliriz. Rogers insan davranışlarını akıcı olarak görür. İnsanı belli kalıplar içinde gören kuramları reddeder.
Rogers’ın benlik kavramı, bunun özellikleri ve işlevleri belirtilince daha iyi anlaşılır. Rogers’a göre benlik, insanın kendine ilişkin algılamalarının düzenlenmiş şeklidir. Örneğin insan zamanla ne kadar değişirse değişsin, yine de kendisinin aynı insan olduğuna dair içsel bir bilince sahiptir. Rogers’a göre benlik kavramı, insanın hareketlerini kontrol eden bir yapıda değildir. Davranışları düzenlemez, bireyin mevcut bilinçli algılarını sembolize eder. Deneyim ve algıların bileşiminden oluşan benlik bilinçlidir. Rogers’a göre bilinç dışı etkenlerden hareket eden bir bilinç kavramının işlevsel bir tanımı yapılamaz ve araştırılamaz.
Rogers, Freud, Adler ve Erikson gibi kişilik gelişimine fazla önem vermemiştir. Ayrıca kişinin benlik kavramını oluşturmasında etkili olan kritik dönemler ayırt etmemiştir. Bunun yerine Rogers, özellikle bebeklik ve çocukluk dönemlerinde, bireyin başkaları tarafından değerlendirilme tarzının, onun olumlu ya da olumsuz bir benlik geliştirmesine nasıl bir etki gösterdiği konusu ile ilgilenmiştir. Rogers’ın çalışmalarının temel amacı insanın nasıl değişikliğe uğradığını anlamaya çalışmak olmuştur. Ona göre insanın yaşanılan zaman içindeki kişilik özelliklerinin “Nedenleri” yerine, kişilik değişimi “süreci”nin nasıl gerçekleştiği sorusunu yanıtlamaya çalışmak daha akıllıca bir yaklaşımdır.
Yeni doğan bebek kendisini ayrı bir varlık olarak “ben” olarak farkında değildir. Sonuç olarak “ben” ve “ben olmayan” arasında bir ayırım yapmaz. Bedeninden kaynaklanan ya da yatağına bağlı olarak bir oyuncaktan kaynaklanan hareketler, sesler arasındaki farkı görmez. Dolayısı ile yaşamın başlangıcında “benlik” bir hiçliktir, mevcut değildir. Sadece farklılaşmamış fenemonolojik alan mevcuttur. Ancak kendini gerçekleştirme güdüsünün bir bölümü olan farklılaşma yönelimi ile çocuk, kendini dünyadaki diğer şeylerden ayırmaya başlar. İşte fenemonolojik alanın bireyin bir parçası olanlar ve olmayanlar şeklinde farklılaşması, Rogers’a göre benlik kavramının oluşumunda önemlidir.
Rogers benlik ilk oluştuğunda, bunun organizmaya ait değerlendirme sürecinin etkisinde kaldığını söyler. Başka bir değişle çocuk her yeni deneyimini, doğuştan sahip olduğu kendisini gerçekleştirme eğilimini kolaylaştırması ya da zorlaştırması açılarından değerlendirir. Bu temel güdüsü doğrultusunda çocuk, organizmasını zenginleştiren yaşantısını (yemek, su, güvenlik ve sevgi bunlara örnektir) olumlu olarak değerlendirir. Ama açlık, susuzluk, soğuk, acı ve ani sesleri olumsuz olarak değerlendirir. Bu değerler sistemi bir bakıma, çocuğun daima ihtiyaçlarını karşılamaya yönelten bir sistemdir. Böylece çocuk, davranışlarını kendini gerçekleştirme amacına doğru yöneltir.
Benliğin yapısı, çevre ile olan, özellikle çevredeki belli insanlarla, (anne, baba, arkadaş gibi) olan etkileşim sonucu şekillenir. Benlik kavramının gelişimi bireyin çevresi olan yaşantılarını algılayışına bağlıdır. Yaşantıları algılamada diğer insanların kendisi hakkındaki görüşleri önemli bir yer tutar. Özellikle kendisine yakın olan kişilerin tutumları önemlidir. Çocuk bu kişilerin kendisine de değer verdikleri davranışları benimser, bu kişilerin değer vermediği davranışlardan kaçınır. Zamanla bireyin özdeşleştirdiği bu değerler, onun değer sistemini oluşturur.
Motivasyon
Rogers insana bir şans tanındığında hemen olumlu bir dizi harekette bulunduğunu görmüştür. Birey kendisi ve çevresi hakkında daha çok bilgi toplar ve başkalarını da bu konuda destekler, böylece içinde yaşadığı fenemonolojik alanı genişletmeye çalışır. Bu genişletme isteği zamanla yön kazanır. Yani tüm davranışlar bir amaca yönelik olur. Rogers yaşamın kendisinin yön verici olduğunu söylemiştir.
Rogers gereksinim kavramı üzerinde de durmuştur. Ona göre ihtiyaç hissi insanın fizyolojisinden kaynaklanır ama ihtiyacı ortaya çıkaran, yaratan şeyler kültürel faktörlerin, insanın öznel yaşam deneyimlerinin etkisindedirler. İnsanın ihtiyacını giderecek bir şeyden dolayı oluşmaz. Organizmanın gidermeye ya da doyurmaya çalıştıkları o anki gerilimler ve o anki ihtiyaçlardır. Rogers Skinner’in davranışı “objektif bir uyarana karşı bireyin verdiği tepki” olarak yorumlamasını reddetmektedir. Önemli olan bireyin o uyaranı nasıl yorumladığı ve kendisi için ne anlam taşıdığıdır. Bunlar bireyin davranışını etkiler. Rogers, Freud’un kişiliğe etkide bulunan birincil etmenlerin geçmiş yaşantıları olduğu fikrine de katılmaz. Rogers’a göre davranış geçmişte olan bir şey tarafından belirlenmez. Bireyin çevreyi o anda nasıl algıladığı ve çevre ile ne tür bir ilişki içinde olduğunu anlamanın gerekliliği üzerinde durur. Şimdiki davranışları etkileyen geçmiş yaşantılar değil, bu geçmiş yaşantıların şu anki yorumudur. Eğer Rogers’a “Bu insanı bu derece saldırgan olmaya iten nedenler nedir?” diye bir soru sorsak, bize cevabı “o dünyayı tehlikeli bir yer olarak görür ve kendisini sevilmeyen ve sevilmeyecek biri olarak görür.” şeklinde olur. Rogers hiçbir zaman “çocukken kendisi ihmal edilmiş ve terkedilmiştir.” şeklinde bir cevap vermez. Kısaca geçmişin incelenmesi gereksizdir. Rogers geçmiş deneyimlerin etki yarattığını kabul eder ama gündelik davranışların şimdiki algılamalar ve yorumlardan etkilendiğini ısrarla savunur. Ayrıca Rogers, insanın geleceğine ilişkin görüşlerinin, oluşmakta olan davranışlar üzerinde önemli ölçüde etkili olduğunu da söyler. Örneğin kendini çekici bulmayan ve erkeklerle ilişkilerinde zorluk çeken bir kadını ele alalım. Bu kadının şu an içinde bulunduğu durum onun geçmişteki başarısızlıklarından çok, geleceğe yönelik kaygılarından oluşur. İşte Rogers kişiliğin «bugün ve gelecek» bağı içerisinde incelenmesi gerektiğini öne sürer.
Rogers insanın kendi benlik kavramına uygun düşen davranışları benimsediğini söyler. Birey deneyimleri ve bireysel algılamaları arasında bir tutarlılık oluşturmaya çalışır. Bireyin benlik kavramı ve onun değerleri ile tutarlı olan deneyimleri bilinç düzeyine ulaşır ve doğru olarak algılanır. Tam tersine benlikle ve onun değerleri ile çelişkili olan deneyimler tehdittir. Bunların bilinç düzeyine ulaşmaları ve doğru bir şekilde algılamaları engellenir.
Rogers’ın kuramında tehdit, benlik yapısıyla uyuşmayan yaşantının algılandığı anda yaşanan bir duygudur. İnsan daima kendini bir bütün olarak görmek ister. Kendimizi tamamlanmış bir yapıda görmek yerine, sürekli olarak dışardan bozulabilecek bir süreç olarak görmek üzücüdür. Özellikle bu uyarıcılar kimliğimiz ile çatışır. Rogers’ın kuramına göre benlik hiçbir zaman tamamlanmaz sürekli değişir. Organizma ve benlik kendini gerçekleştirmeye, büyümeye, genişletmeye, zenginleşmeye yöneliktir. Kendini gerçekleştirme yönelimi, bireyin tutarsızlık hissini arada sırada hissetmesi ile de gerçekleşir. Böyle durumlarda birey bir bütün olma ihtiyacını hisseder. (254–257)
GARDNER MURPHY VE BİYOSOSYAL KURAM
Kişilik Kuramı
Murphy’nin kişilik kuramı biyososyal bir yaklaşımdır. İnsanı çevresiyle ilişki içinde bulunan biyolojik bir varlık olarak değerlendirir. Kişilik bir ucu biyolojik bedende diğer ucu sosyal çevrede olan bioplar bir süreç olarak görür. Ona göre insan «karşılıklı enerji iletişimi ve etkileşimi içinde bulunan, çevreyi içeren büyük alan ve bedeni içeren küçük alan ilişkisi içinde yaşar.» Böylece yetişkin kişilik hem biyolojik hem de sosyal bir bütündür. Alan kuramı bu yaklaşımın temelidir. Fakat insan diğer insanlardan ayrı, kendi içinde bütünleşmiş bir yapı değildir. Sürekli çevresiyle etkileşim ve iletişim içersindedir. Organizma-çevre bütünü dinamik bir alandır. Bu noktada Lewin’e yaklaşır. Fakat kişiliğin biyolojik temellerine olan inancı ile ondan ayrılır. Lewin biyoloji ve fizyolojiye hemen hemen hiç değinmezken Murphy belirgin olarak biyolojik vurguludur. Genetik, embriyoloji ve biyokimya ilkeleri ve bulguları ona göre deneysel psikoloji, sosyoloji, kültürel antropoloji, sosyal psikoloji, kısaca bütün sosyal bilimlerin temelidir.
Murphy kişiliği bir takım parçaların örgütlenmesi olarak görmüştür. Bu parçaların ne olduğu ve nasıl bir araya geldiği onun kişilik yapısı görüşlerinde yansır.
Kişilik Yapısı
Kişilik dört yapısal alana ayrılmıştır:
1. Fizyolojik eğilimler: Kalıtsal, genlerle geçen embriyolojik eğilimleri kapsar.
2. Kanalizasyonlar: Erken yaşlarda oluşan güdülerin takip ettikleri yolları tanımlar.
3. Koşullanmalar veya koşullanmış tepkiler: Yaşam boyu süren, çevre-biyoloji ikileminin öğrenmeyle kazandığı tepkileri kapsar.
4. Bilişsel ve algısal alışkanlıklar: Bunlarda kanalizasyon ve koşullanmanın ürünleri olan kognitif davranış eğilimlerini içerir.
Bu dört alan kişilik yapısının temel katmanları olup genellikle değişime dirençli “konstant”lardır. Değişken bir çevre ve ortam içinde kişiliğe devamlılık ve düzenlilik sağlayan yapısal öğelerdir:
1. Fizyolojik eğilimler organik treytlerdir. Üç türü bulunur.
a) Dokuların genel eğilimleri, metabolik oran gibi
b) Özel dokuların özel eğilimleri, kas tonusu gibi
c) Ayrım kazanmış dokuların örgütlenmesinden doğan, açlık gibi eğilimlerdir.
2. Organik treytler koşullanma sonucu sembolik treytlere dönüşürler. Kişi orijinal doku gerilimlerine gösterdiği tepkileri simgesel uyaranlara göstermeyi öğrenir. Bu sembolik treytler koşullanma ve pekiştirilme ile canlılıklarını sürdürürler.
3. Organik treytler aynı zamanda sosyal ilişkiler sonucu belirli davranışlara kanalize olurlar. Kanalizasyon bir güdünün nerede, nasıl ve hangi davranış seçenekleri ile doyuma götürülüş biçimidir. Bütün kişilik treytleri temelde belirgin davranışlara kanalize edilmiş, ikincil uyaranlara koşullanmış organik treytlerdir.
Murphy’e göre kişilik yapısının ara elemanları gereksinimler veya gerilimlerdir. Gerilim belirli dokularda veya doku gruplarında oluşan enerji birikimlerinin yarattığı durumdur. Gerilimler birbirleri ile işlevsel ilişki içinde bulunurlar. Böylelikle bir bölgeden diğerine yayılabilirler. Sonuçta bir gerilim sistemi oluşur ve gerilimlerin güç oranlarına ve karşısındaki engellere göre beliren yapısal yasalar tarafından düzenlenirler.
Murphy «rol» kavramına değinmiştir. Roller bireye kültürden geçen öğrenilmiş davranış biçimleridir. Bunlar daha sonra kişilikte özümlenerek aynı doku gerilimleri gibi onun bir parçası olurlar.
Benlik ise kişinin kendi kendisini algılama biçimidir. Ben kendimi nasıl tanıyorum sorusuna verilen yanıttır. İdeal benlik ve engellenmiş benlik kavramlarına da değinen Murphy bunların birbiri ile dinamik bağları olduğunu savunmuştur.
Ego benliği kuran, geliştiren ve gerektiğinde savunan, mantıklaştırma, özdeşleşme, kompensasyon gibi mekanizmaları içeren sistemdir. Çoklu kişilikte gözlendiği gibi bazı ruhsal hastalıklarda bireyin kişiliğinde birden fazla otonom ego yer alabilir.
4. Murphy son olarak bilişsel ve algısal işlevler adı altında kişilikte alışkanlık, değerler, tutumlar, algılar, anlayışlar, imajlar ve karakter gibi kavramların yer aldığına değinmiştir. Bunlar kişiliğin komponentleri olup temelde kanalize olmuş, doku gerilimlerinden oluşurlar.
Bu doku gerilimleri ya da organik treytler kişiliğin yapı taşlarıdır. Onun deyimiyle psikolojik mimarinin yapısal birimleridir. Ayrıca Murphy’nin kuramının belirgin stilini ve özelliğini temsil ederler.
Kişilik Örgütlenmesi
Kişilik üç ayrı gelişim döneminden geçerek örgütlenir. Bunlar:
1. Global evre
2. Ayrımlaşma evresi ve
3. Bütünleşme evresini kapsar.
Global örgütlenme aşamasında kişilikte ayrımlaşmış parçalar yoktur. Her şey homojendir. Enerji bütün sisteme yaygındır ve sistem uyarılmaya bütünüyle tepki verir. Global, mass aktivite gözlenir. Yaşamın ilk dönemlerine has bir örgütlenme biçimidir.
Ayrımlaşma aşamasında enerji artık kişilik sisteminin fark bölümlerine ayrılarak gider. Kişinin davranışları global olmakta çok belirgin yani spesifik olur. Algıları, anıları, tutumları, fikirleri, değerleri ve yargıları bütünsel olmayıp birimsel duruma girerler. Enerji dağılımında heterojenlik ayrımlaşma ve bağımsızlık gözlenir.
Entegrasyon evresinde ise kişiliğin ayrımlaşmış parçaları anlamlı, bütün bir sistem içinde birleşerek birbirine bağımlı, ilişki ve iletişim içinde, kenetli bütün bir sistem oluşturur. Enerji bir bölgeden diğerine kolaylıkla akarak ve parçalar arasında iletişim kurar. Uyum ve örgütlenme temel özelliktir. Karşılıklı bağımlılık bu sistemin ana belirtisidir.
Kişilik yapısının bu üç evresi veya aşaması Murphy için aslında soyut varsayımlardır Yani bilimsel bir kolaylıktır Aslında pür bir durumda var olduklarını savunmamıştır. Her üç evrenin özellikleri kişilikte herhangi bir anda bulunabilir. Yetişkin kişilik daha çok entegratif aşamada varlığını sürdürür. (269–272)
Yanbastı, Gülgün; Kişilik Kuramları; Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 53; Ege Üniversitesi Basımevi; İzmir; 1996

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: